|
|
|
|

Allah'ım!
Ümmetin suskunluğunu Sana şikâyet ediyorum! Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah! Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim! Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim! Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak? Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye. 'Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü'min kullarına yardım et!' diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık.. Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız! Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın! Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah'ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah'ım!
Sana şikâyette bulunuyorum... Sana şikâyette bulunuyorum... Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana m?
Allah'ım!
Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, Sana şikâyette bulunuyorum. Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı... Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz...
seyid seyh ahmed yasin

| |
|
|
Kalıbını Secdeye, Kalbini Kıbleye Bırak
Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit. Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü; ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin. Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta...
Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun. Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun.
Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun.
Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene…
Aynalarda aradığın avuntuları sök bakışının perçemlerinden..
Bulduğunu yitir bir tekbirin yankısında… De ki “ben buraya razı değilim!”
Yitiğini bul elini elin üzerine koymana fırsat veren vuslatın arefesinde.. De ki “ben sonsuzluğa adayım!”
Varı yok et secdenin yüzünde; benliğini sıfırın altına çek, varlığını sonsuzluğun başına taşı.
Yoğu var et niyetin fısıltısında; ettiklerinin değil niye/t ettiklerinin seni kurtardığını anla..
Diriyi öldür rükûların darağacında; teninden geç, bedenini yık dağ gibi..
Ölüyü dirilt dualarının burcunda; çağır günahın peltesinde dilsiz ettiğin ruhunu..
Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum. Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin. Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin.
Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu? Hiç olmazsa onu al yedeğine? Sana müşfik bir vaize olsun…Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten? Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen.. Bu bize lazım.. Hep lazım.. İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep... İçimizdeki hüzün yol göstersin bize. Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.
“Din sadeliktir” der peygamberimiz [asm].. Bu zamanda beş vakit namazı bir kenara koyup, aradaki vakitleri de namaz beklentisi içinde yaşaman yeter... Tesbihatını yapabildiğin kadar yap; “subhanallah”ı, “elhamdulillah”ı, “allahuekber”i dilinden kalbine indirmeye çalış. Sakın telaşlanıp kendini altından kalkılmaz dil kalabalıklarına, binlerce binlerce ezbere mahkûm etme daha baştan… Önce durul, namazın sükûnetini dinle...
Çevreni temiz tut
Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil. Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver. Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze... Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.
Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten, dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek. Namazın eşiğinde doğrul yeniden. Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla. Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil. Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?
Bedenini pak eyle...
Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle. Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın. Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden. Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir. Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır. Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen....
Ayıplarını kapat..
Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A'râf, 7/31) Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin. O bilir içinin içindekini. O bilir niyetini. O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını. Başkalarına görünür olmak için kılma namazını. Başkalarının gözlerinden kaç. Başkalarının takdirinden uzaklaş. Niyetinin vadisine koy kalbini. Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir. Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.
Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek? Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin. Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs, her türlü gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken, kendi kendine sarılmışken, elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken, yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken, diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken, eğilip doğru olmaya azmetmişken, secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken, avret yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini yok et, ört. Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün.. İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır. Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme...
Kalbini kıbleye bırak...
Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar... Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan. Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş. Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur. Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil. Dünün hüzünlerinden yüz çevir. Yarının korkularını unut. An’ın içinde var et kendini yeniden. Yüzünün her noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında ağırlıyor seni. Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü. Her şeyin alçaldığı, her işin meyvesizleştiği, her yüzün kirlendiği bu çağda, kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne. Seni özel eyleyen, seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel. Şehrin telaşlarını, dünyanın çekip çekiştirmelerini, günübirlik sevdalarını kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at. Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede. Her secdede Kâbe’ye değdir alnını. Yöneldiğinde, Kâbe’nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan aziz bir misafir bil kendini.
Vakti kaçırma...
Vakte dikkat et... Sabahın buğusunu değdir göğsüne, yapraklarında taze şebnemler ağırlayan bir gül gibi aydınlığa uyan. Göz kapaklarını araladığında seni nice aldanışlara düşüren düşlerden uyandığın gibi gönlünü de aç ki kalbinin ufkuna nice muştu güneşleri doğsun. Ellerinde dualar kelebekler gibi uçuşsun. Kimliksiz, isimsiz, önemsiz bir nutfenin ana rahmine tutunup insan olmaya yolculanması gibi, sen de var-yok arası varlığını, vefasız dudaklar arasında silinmeye ayarlı adını, bir mezar taşının insafına kalacak hatırını, Rabbinin rahmet kucağına bırak...
Dünyanın güneş gibi başına dikilip sözüm ona sahiciliğini, kalıcılığını sımsıcak kalbine düşürdüğü öğle vakitlerinde, telaşlardan sıyrıl, oyunlardan uzaklaş.. Ellerini kaldır tekbire, O’nu büyüklerken başka her şeyi küçük bil. Önemini O’na yönelmekte bil. Şimdilik burada olduğunu, ama ‘şimdilik’ olduğunu hatırla... Terkedeceğin gölgelerde, seni terkedecek gölgelerde oyalanma.. Bir tekbir ile dünyayı arkana at. Elinin tersiyle geride bırak gündelik sevdaları... “Oynamıyorum!” de. Seni herkesle ve her şeyle buluşturacak Rabbinin sılasına yönel. Yol açık, yola çık...
Gölgen uzadığında yeryüzündeki varlığının da azaldığını hatırla. Ne çok hatıran varsa, o kadar az ömrüm kalmış demektir... Gölge gibidir yaşanmışlıklar; onlar ardın sıra uzanıp çoğalırken ömürden nasibinin azaldığını haber verirler. Gölgelerin uzadığı ikindinin hüznüne, ihtiyarlığın habercisi gibi bak.. Şakaklarına kar yağan adamların toprağa yönelen yüzlerini giyin... Bedenini taşıyamayan acuzelerin kalplerine devşirdiği tesellilerin ardına düş. Hüsrana uğrayanların en sonunda yaşayacağı pişmanlığı düşür göğsüne..
Akşam vakti erişince, ufuklara kan ağlatan vedaları taşı yüreğine... varlık güneşin battığında seni sen eyleyecek yıldızlar besle namazın göğünde.. Sensiz batacak güneşleri düşün. Senin umarsızca batırdığın güneşlerin her biri, bir gün sensiz ve umarsız batacak güneşi ateşliyor gizlice.. Bunu bil ve bil ki namazını son namazınmış gibi kıl..
Yatsı vakti, suskunun üzerine çekilen yeni bir susku gibi geceyi kalbinin üstüne yayar. İçinin fısıltısına yanaştırır kulaklarını. Yüreğin boş sevdalardan boşanır. Göz kapağının tenine değdiği titrek çizgiye doğru çekilir varlığın. Sükûnetin nabzını doldurur gece. Varlığın kıpırtısı biter. Eşyanın kanı çekilir. Şehir yüzünü senden çevirir. Işığın seni uzaklara dürten cezbesi söner. Yatsı dudağını dudağına kilitler. İçinin kıpırtılarına dön yatsı vakti. Ölümün toprağı suskular çekmeden nefesine, şimdi alıp verdiğin her nefeste Rabbinin hatırını saydığını bil öylece yönel O’na... Dünyaya veda vaktidir yatsı vakti. Gün gelecek, yaşaman fazladan görülecek, ölümüne hiç kimse şaşırmayacak. Senin için ömrün gecesi başlayacak. Zaman siyah bir tül gibi üzerine örtülecek... Varlığının kalp atımları zayıflayacak. Heveslerin dünyadan yüz çevirecek. Öyle bilerek var secdeye... Benliğini sıfırla... Kaygılarının kışını erit secdenin sıcağında..
Dr. Senai Demirci
http://mihribankoluk.spaces.live.com/
| |


|
|
Bir Ceninin Hatıra Defteri
Gözlerim yoktu, gözlerimin olmadığını bir Sen gördün.
Görmüyorum. Görme isteğime bile körüm. Görmek istediğimi bilmiyorum. Gözlerim yok. Ne renklerden haberim var, ne şekilleri tahmin edebilirim.
Sen bana gözlerimi verdin. Görmek istediklerimi de Sen verdin.Görme isteğimi gördün. Ben görmek istiyor bile değilken, beni gördün. Gözümün göreceklerini gördün. Gözümü verdin, gözümün göreceklerini verdin. Işığı ve gölgeyi, her şeyi, her şekli, her rengi...
Sen gördün, Sen verdin.
Elim yoktu, Sen elimden tuttun.
Elimden tutan yok.
Tutunacak bir dal da bilmem. Ellerim yok.
Ne avucumda avunacak bir şeyim, ne elde tutmak istediğim.Yok.
Sen bana el verdin. Beni elimden tuttun. Elimden tutacak ana baba verdin. Elde edeceklerimi Sen hazır ettin. Herşey Senin ‘kudret eli’ne tutundu. Ben, ellerim ve elde edeceklerim, öylece ele avuca geldi.
Sağırdım, bana Sen kulak verdin.
Bir haber yok, kötüsü bile. Sesler uzak, müzik yabancı, ahenk dargın.
İşitemiyorum. Kulaklarım yok. Bana Sen kulak verdin. Kulaklarım oldu. Dalgaların sesini işiten, mahrem fısıltılardan haberli kulaklarım oldu.
Kuru yaprağın dalından düşüşünü duyan, rüzgârın ıslığına ritim veren, yağmurun yağışına ahenk katan, her notada ruhuma yeniden üfleyen Sen’sin.
Bana kulak verdin. Herşeyi, her an işiten Sen.
Ben kulak sahibi değilken, işitmek istediklerini işittin.
Ben müzikten bilmezken, ben rüzgârın ve denizin sesini işitmezken, ben annemin sesini tanımazken, ben sağır iken, beni Sen işittin, arzularıma Sen kulak verdin, iç çekişlerimi Sen duydun.
Beni işittin, işitmek istediklerime Sen ses verdin.
Beni işitir eyledin.
Dilim dönmüyordu, Sen bana söz verdin.
Dilim dönmüyor. Sesim çıkmıyor. Dudaklarım suskun. Konuşma yok, bir hece bile. Damaklarıma hiç değmedi dilim. Her dudak arasını gül bahçesine çeviren o ince çizgi, bir tebessüm yok, tebessüm eden de yok.
Öpecek yok beni. Ve öpemem de.
Daha dudağım dudağıma değmedi. “Ağzı var dili yok” bile değilim. Dilim yok, ağzım da, damaklarım da, dudaklarım da... Lezzetleri bilmiyorum. Dilimi tuza bandırmadım daha. Damağımda şeker tadı hiç gezinmedi. Dudaklarıma pınar suyu değmedi.
Ve Sen bana damak verdin. Dudak verdin. Dil verdin. Söz verdin. Dudağıma gökten soğuk sular değdireceğine, damağıma lezzetler ihsan edeceğine, dilime şiirler dolayacağına söz verdin.
Ve söz verdin ağzıma.
Kur’ân’la Konuşan Sen.
Taşları, dağları, denizleri konuşur eyleyen
Sen dilime kelam verdin.
Söz verdin ağzıma.
Sözden anlayan dostlar verdin.
Ben tebessümden habersizken, ben gülmeyi bilmezken, bana rahmetinle Sen tebessüm ettin. İki dudak verdin, bir dil. Cümle dudakları gül eyledin. Gülücükler verdin.
Güller verdin.
Ayaklarım yoktu, beni varlığa Sen yürüttün. Çıkış yok. Yollar kapalı. Ne dağlar, ne vadiler yürünesi değil. İki ayağım çukurda, yokluk çukurunda. Adım atacak yer yok. Ayaklarım yok, güzel ayakkabılarım da. Çiçekli çoraplarım, yeni örülü patilerim kayıp. Coşkuyla koşacak kimsem yokken, ağır ağır yürüyeceğim yolları bilmezken, Sen beni bilinmez yollardan geçirdin.
Ayaklar verdin. Yokluktan varlığa yürüttün bedenimi. Hiç yoktan ayağa kaldırdın beni. Yol verdin.
Ve çiçekli çoraplar ve güzel ayakkabılar verdin. Ayaklarımı verdiğin gibi, yürünesi yolları, dağları, denizleri ve vadileri ayaklarımın altına serdin.
Gelmeye yüzüm yoktu, Sen bana yüz verdin.
Beni tanımıyordu annem babam bile.
Varlığımdan bile haberli değillerdi.
Ben de bilmiyorum var olduğumu.
Var olma arzumun bile farkında değilim. İnsan olduğumu da bilmem. “Anılmaya değer bir şey” değilim. Kimse saymıyor beni.
Adım yok, adam yerine koyulmuyorum.
Yüzüm yok. Çatık bir kaşım, gamzeli bakışlarım yok. Saçlarım, kirpiklerim yok. Kaşlarım kirli bile değil; yok. Yüzüme çamur bulaşmamış, çünkü yok. Şekilsiz, biçimsiz, kaba, belirsiz ve korkunç görünüyorum. Böyle görseydi beni annem, belki yüz vermezdi bana. Yüzüme bakamazdı.
Yüzüme bir Sen baktın. Bana Sen yüz verdin. Yokluğun kirli, çirkin maskesini yüzümden indirdin. Rahman suretini indirdin yüzüme. Annemin gözlerine değesi, “bebek yüzlü” tenler giydirdin ete kemiğe. Kirpiklerimin ucuna gamzeli bakışlar düşürdün. Ve yanaklarıma gülücükler saldın. Saçlarımı verdin, “zülf-ü yâr” olası çizgiler çizerek, kaşlarımı eğri kıldın yay gibi, bakışlarıma nur verdin ay gibi. Karşısına vurulası aşıklar koydun. Güneşi göz ucuma Sen getirdin.
Bilmezdiler oysa varlığımı.
Tanımazdılar beni.
Sen yüz vermesen, yüzümü kalplerine âşina eylemesen, yüz süremezdim annemin yüzüne.
Hayatı yitirdiğimde de, bana yeniden hayat verecek Sensin.
Bir gün toprağa yüz sürdüğümde de, tanımayacaklar yine. Yüzüme bakamayacaklar.
Varlığımı belki hesaba katmayacaklar.
Taşlara kazıyacaklar adımı en fazla.
Unutmamak için.
Ama beni hiç unutmayacaksın Sen.
Beni bilecek, beni tanıyacak, benim hatırımı Sen soracaksın.
Gözümü ve gördüklerimi gören, elimi ve elimdekileri tutan, dilimi ve dilimdekileri konuşturan, dudağıma tebessümden güller koyan, ayaklarımı yokluktan varlığa ulaştıran, var olmaya yüzüm yokken bana yüz veren Sen; çürümüş kemiklerimi, toprağa düşmüş ellerimi, karanlığa akmış gözlerimi, erimiş dudaklarımı, yokluğa kaymış ayaklarımı, işitmez olmuş kulaklarımı, yitik tebessümümü, unutulmuş yüzümü,
Verir de yine Sen verirsin elbet.
Yine, yeni, yeniden diriltirsin beni.
Ey Hayatı Veren ve Ey Hayatın Sahibi.
http://mihribankoluk.spaces.live.com/
| |

|
|
Hayat Hanım ile Kaim Bey
DAHA DÜN GİBİYDİ Kaim Bey’le karşılaşmaları. İki derenin birleşmesi gibi birleşivermişti hayatları. Derelerin nasıl elinde değildiyse bu vuslat, her şeye inat visale ermişti Hayat ile Kaim. Beraber akmışlardı hayatın içinden. Yokuşlar da vardı, inişler de, düzler de. Kaim Bey şefkatli bir adamdı, hem de dağ gibiydi Hayat için. Sırtını yasladığı, zor zamanlarında hep yanında olan.
Hayat’la Kaim çok severlerdi birbirlerini. Hayat, “hayatım seninle kaim” diye seslenirdi. Fazla mı güvenip dayanıyordu Kaim’e? Kaim ki fani olan bütün yaratılmışlar gibi acizdi hem de. Bir insan hayatı daim ve de kaim kılabilir miydi? Elbette yapamazdı. Hayatı kim vermişse devam ettiren de O’ydu. Bir insanın kalbini ancak Rabbi bilirdi. İnsan ancak Rabbine dayanırsa, güvenirse mutlu olurdu şu fani dünyada. Bütün bunları düşününce kendine kızar tövbe ederdi. Ama insan bu; nisyanla malûldü. Hemen unutuverir tövbesini, yine yaslanıverirdi Kaim’e.
Kaim hiç üzmez miydi Hayat’ı? Çook… Ama Hayat hemen affediverirdi. Bütün latifeleriyle yine dönerdi Kaim’ine.
Hayat bu inişli çıkışlıydı işte.. “Hayat imtihanla geçiyor” bir şarkının sözlerinde rastlamıştı, kendi imtihanlarını düşündürtmüştü şarkı Hayat’a. Nicesiyle sınanmıştı. Kaim’le de. Ki zaten bir sınav değil miydi insan için eşler, çocuklar ve dahi mallar, Yüce Kelam’da bildirilen.
Hayat hastaydı. Hastalıkla imtihanı ağırdı. Ama O’nu üzen hasta oluşundan ziyade Kaim Bey’in halleriydi. Hastalık dünyalarına gireli beri, o sevdiği, dayandığı adam gitmiş, yerine kendisiyle ilgilenmeyen bir adam gelmişti. Konuşamıyorlardı eskisi gibi. Hayat yalnızdı evde, hastanede. Akşamları sofrada çocuklarıyla mahzun kalıyorlardı. Neler oluyordu? Başkalarından duymuştu: Aileden biri hasta olunca, yakınları bir yabancılaşma yaşıyor, ziyaret bile edemiyorlardı. Donuyordu sanki yürekleri, hastaya birşey diyemez oluyordu dilleri. Kaim Bey Hayat’ın hasta olduğunu duyunca çok üzülmüş ve ne yapacağını bilemez olmuştu. Bu durum uzaklaşmasına sebep olmuş, Hayat’ı da üzmüştü.
Hayat’ı kaybetmekten ölesiye korkuyor ama birşey de gelmiyordu elinden. Tıpkı anacığının kaybında olduğu gibi. “Çocuklukta alınan yaralar mevsimler gibi kendilerini tekrar ederler.” Bir dergide okumuştu bu sözü. Doğruydu, Kaim’in yaraları da depreşmişti yeniden. Hayat’ın da annesi gibi gideceği fikri tersyüz ediyordu Kaim’i.
Bütün bu yaşananlar bomba olup patlamıştı da savuruvermişti onları. Fitne, sınanma buydu işte. Nasıl çıkacaklardı işin içinden? Hayat’a hep doğruyu tarif eden Kaim sürükleniyorken yanlışa doğru, Hayat bir karar verdi: Çekip alacaktı Kaim’i düştüğü kuyudan. Nasıl yapacaksa yapacaktı bunu. Konuştu dili döndüğünce, gitmesin yürüdüğü yanlışta diye. Fakat Kaim dinlemiyordu. Olsun; yine de vazgeçmeyecekti. Kurtaracaktı Kaim’ini. Kaim dinlemedikçe, üzüldü. Üzüldükçe, kızgınlığı arttı. Kızgınlık arttıkça, aralarındaki ilişki iyice bozuldu. Artık Hayat, “hayatım seninle kaim” diyemiyordu.
DERENİN ortasındaki taşın büyüklüğü nisbetinde dere iki kola ayrılıp taşı geçer ya. Hayat ile Kaim de öyleydi şimdi. Çözülüvermişti elleri. Bu fitneyle sanki ikiye ayrılmıştı hayatları, hayatta akışları.
Hayat imtihanını düşünürken, bir şeyi farketti: Kaim bey kendisi karar vermedikçe yanlışıyla yüzleşemeyecekti. Peki Hayat ne yapıyordu? Tutup yakasından Kaim’i oradan çıkarmaya çalışıyordu. Niye? Memnun değildi yaşananlardan. İstiyordu ki, hayat çizgileri kendi arzuları doğrultusunda gitsin. Hayat ve Kaim üzülmesin. Pürüzler yaşanmasın.
Birden anladı ki, kendini Kaim’in tanrısı gibi görüyordu. Evirip çeviren. Bir zamanlar Kaim’e verdiği rolü kendisi icra ediyordu Kaim’in üzerinde. “Estağfirullah” dedi. “Ne yapıyorum ben? Nasıl bir yanlışa sürüklemiş nefsim beni? Rabbim döndür beni bu yoldan. Nefsimin firavunlaşmasından kurtar beni!” diyerek huzura durdu Hayat. Kaim’in ilgisizliğinden şikayet ederken, şefkatini beklerken, şefkati Kaim’den bildiğinin farkına varamamıştı. Değildi işte! Kaim şefkat ediyor olsaydı, yaşanır mıydı bunlar? “Elhamdülillah” dedi. Asıl şefkat edeni, hayatı vereni, ve hayatı devam ettireni bulmuştu. Kaim bey ismi gibi kaim değildi. Kendinin bile sahibi değildi. Nihayet anlamıştı Hayat.
İmtihan devam ediyordu. Hayat’ın farkındalığının artmasıyla kolay eylenmişti imtihanı kendisine. Kaim de artık dönmeye başlamıştı yanlışından. Hayat memnundu hayatından. Derken, hastalığının son safhasına geldiğini öğrendi. Ne kadar ömrü kalmıştı bilmiyordu. Ama şunu farketmişti ki, yaşadığı son şeylerle temizleniyordu Hayat. Zorluklarla, sınanmalarla sanki manen tertemiz kılınıyordu. Kışa gelmişti Hayat’ın ömrü. Pencereden bakıyordu. Ağaçları gördü. Ağaçlar da yapraklarını dökmüşlerdi. Tıpkı saçları kirpikleri dökülen Hayat gibi. Pencerenin önündeki incir ağacına benzetti halini. Yapraksız, çıplak, soğukta... Aklına o türkü takıldı incir ağacını görünce:
Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulmadı bana ilacı.
DEVAM EDEMEDİ. Gözyaşları inci gibi dökülüverdi. Boğazı kurudu birden. Dudaklarından sessiz duaları döküldü: “Rabbim, nasıl kıştan sonra baharı verirsin. Benim de kışımı bahara döndür. Üşümemi Sana dönmeme, Senin rahmetinden ümit etme sıcaklığına çevir. İçim ısınsın ümidinle. Dünyam aydınlansın rahmetinle. Ben Senin rahmetinin ve katından göndereceğin hayrın fakiriyim. Üşümem o yüzden. Musibetimi rahmete kalb et. Sen ki kalpleri evirip çevirirsin. Kalbimi Sana çevir. Kalbimi ve aklımı nurunla ihya eyle, tenvir et, irşad et, hidayet et. Senden başka sığınacak, sığınıp ısınacak kimsesi olmayan kuluna merhamet et.”
Kaim bey girdi odaya. Farketmemişti Hayat Kaim’in girdiğini. Geldi. Karısının belinden sarılıverdi. Beraber seyrettiler kışı ve şehri. Sanki içinden geçenleri okuyordu Kaim. Sessiz dualarına “amin” diyordu. İçinden geçenleri okudukça da daha sıkı sarılıyordu Hayat’a.
Gün akşamlıdır, hemen akşama devriliverir koca gün. Hayatın da akşamı geliverdi. Onca ömür, yaşanmışlıklar bitiverdi. Acıları da, sevinçleri de, imtihanları da. Kaim bey Hayat hanımı ölüm kardeşinin kucağına verdi büyük bir teslimiyetle. Ta ki Hayat hanım gözlerini sonsuzluk aleminde açabilsin, yoluna devam edebilsin diye.
Evet, hayat ve ölüm kardeştir demişti Yüce Peygamber (a.s.m.). Kaim Bey de Hayat’ını ölüm kardeşe teslim etmişti.
Semine Demirci
http://mihribankoluk.spaces.live.com/
| |

Binlerce Ankara'lı Müslüman
Terör Devletinin Gazze'ye Yaptığı Saldırıları Protesto Ettiler.
İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın (İLKAV) çağrısı ile İsrail Büyükelçiliği önünde biraraya gelen binlerce Ankaralı Müslüman terör devletinin Gazze’ye yaptığı saldırıları protesto ettiler.
İLKAV Başkanı Mehmet Pamak’ın Filistin halkının maruz bırakıldığı vahşete dikkat çeken konuşması ile başlayan basın açıklamasında Abdurrahman Çeliker, İLKAV adına bir basın açıklaması okudu. Filistinli bir öğrencinin yaptığı ve Filistin halkının duygularına tercüman olan konuşmasının ardından Bülent Koca bir dua yaptırdı. Siyon yıldızının da yakıldığı basın açıklamasında, “Kahrolsun İsrail, Kahrolsun Emperyalist Katiller, Kahrolsun İşbirlikçi Zalimler, Hamas’a Selam Direnişe Devam, Yaşasın İslami Direnişimiz, Hayber Hayber Ya Yahud, İsrail Elçiliği Kapatılsın, Katil İsrail Ankara’dan Defol, Katil Olmert Katil Bush, Şehidlerin Yolunu Sürdüreceğiz, Şehidlerin Kanı İsrail’i Boğacak, Bir Ruh Bidd Dem Neftike Ya Aksa” sloganları atıldı.
“Gazze’de İnsanlık Katlediliyor, Katil Siyonist Terör Devleti Hayvanlardan Aşağıdır, Ey Suskun Dünya Sen de Utan Gazze Vahşetindeki Payından, Terör Devleti ile İlişki Türkiye’nin Utancıdır, İsrail ile Bütün Anlaşmalar İptal Edilmeli, Terör Devletiyle El Sıkışanlar Katliamdan Sorumludurlar, Gazze’de Ambargoya Son, Yaşasın Gazze Direnişimiz” pankartlarının taşındığı basın açıklamasında İLKAV Başkanı Pamak; Gazze’de dünyanın insan tarafının katledildiğine dikkat çekerek; “İnsanın onuru aşağılanıyor. Tüm insanlığın başını yere eğdirecek bir utanç yaşanıyor. Ve bu büyük katliama, her zamanki gibi, tüm dünya devletleri ve uluslar arası kuruluşlar seyirci olmaya devam ediyorlar. Dünya, insanın tükendiği, insani ve ahlaki tüm değerlerin çürümeye yüz tuttuğu, fesadın küreselleştiği günleri yaşıyor. Dünya insanlığının çoğunluğu için, anlamın ve değerlerin tükendiği, vicdanların iyice köreldiği, insani/fıtri erdemlerin çamura bulandığı bir dönemden geçiyoruz.” dedi.
AKP yönetiminin, Türkiye oligarşisine ve onların ağa babaları olan ABD ve İsrail’e bağlılığını ve desteğini sürdürerek akıtılan kanlarda pay sahibi olmaktan utanmadığını kaydeden Pamak, Türkiye’de hükümetler değişse de, Cezayir’den Afganistan’a, Kore’den Filistin’e hep emperyalizmin, soykırımcıların, katliamcıların saflarında yer alma geleneği değişmiyor tespitini yaptı. Bu bağlamda AKP’li yöneticilerin, Bush’ların, Olmert’lerin stratejik ortaklığını sürdürmekten, onların kanlı ellerini sıkmaktan, katliamlarına dolaylı katkı sunmaktan, binlerce Müslüman’ı diri diri toprağa gömen toplu mezarcı, soykırımcı Raşit Dustum’u Ankara’da ağırlarken, Halkının bağımsızlığını, hak ve özgürlüğünü savunmaktan başka “suç”u (!) olmayan Çeçen Komutanı öldürülmek üzere zorla Moskava’ya göndermeye kalkmaktan utanmadıklarını ifade etti. Ve konuşmasını AKP yönetimine hitaben; “Haydi çoğunluk “Müslümanlar”ın kendileri gibi ılımlılaştığını, sekülerleştiğini, Protestanlaştığını zannedip korkmuyorlar diyelim. Ve ne yaparsak yapalım halk yine de “bir hikmeti vardır” diye düşünüp, oyunu bize verir zannıyla halkın tepkisini önemsemiyorlar diyelim. Geçirdikleri değişim, kendilerine iktidar uğruna insani ve ahlaki ilkelerini bile terk ettirmiş olsa da, acaba Allahın azabından korkmalarını sağlayacak ahiret inançlarını da mı kaybettiler? Eğer hala ahirete ve hesap gününe inançları varsa, bari Allah’ın azabından korksunlar. Ve ABD – İsrail vampir terör devletlerine stratejik ortak olmaktan, katliamlarına katkıda bulunmaktan vazgeçsinler ve en kısa zamanda bu iki devletle ilişkilerini askıya alsınlar” sözleriyle sona erdirdi.
Basın açıklamasında gözyaşları içerisinde Gazze’deki yangına dikkat çeken Abdurrahman Çeliker; “Ey onurunu yitirmemiş insanlar, Ey Müslümanlar, Gazze yanıyor, Gazze’ye bomba ve füze yağıyor, Gazze’de insanlık yok ediliyor. Hayvanlaşmış, azgınlaşmış, müfsid bir terörist çete; tüm dünyanın gözünün içine baka baka, arsızca, vahşice saldırılarla tarihin görmediği türden bir soykırım gerçekleştiriyor. Siyonistlerin Filistin halkına yönelik işlemekte oldukları insanlık dışı cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor.” dedi.
İslam dünyasının işbirlikçi yönetimlerine de seslenen Çeliker basın açıklamasını şöyle bitirdi: “İzzeti kâfirlerin, zalimlerin yanında arayanlara diyoruz ki: “İzzet de, şeref de, onur da ancak Müslümanlar’ın yanında olmakla mümkündür.” Sizlere Allah’ın ayetlerini hatırlatıyoruz: “Zalimler yakında nasıl bir inkılâpla devrileceklerini bileceklerdir.” İslam ümmetinin yüz akı, Siyonist işgale karşı onurlu bir şekilde direnen, bu hak yolda babalarını, evlatlarını kurban etmekten çekinmeyen ve izzetli bir şekilde kurtuluş mücadelesi veren kardeşlerimizin her zaman yanındayız ve onların bu samimiyet ve fedakârlıklarını saygıyla karşılıyoruz. Hâkimler hâkimi Allah’ın kardeşlerimizin haklı davalarında mutlaka yanlarında olduğuna, Allah’a kulluk için inşa edilen Aksa mescidinin şehri Kudüs’de bir gün tekrar hakkın ve adaletin hâkim olacağına gönülden inanıyor, kardeşlerimiz için zafer duaları ediyoruz.”
Basın açıklamasına katılan Filistinli grup adına söz alan Dr. Said El-Hacc; “Bize paradan, silahtan, ekmek ve ilaçtan daha çok İslam dünyasının siyasi desteği gereklidir. Ekmek belki karnımızı doyuracak, ilaç belki yaralamızı iyeleştirmiş olacak ancak bizler bu kez de karnımız tok olarak öldürüleceğiz. Bizler direnişimize devam ederken İslam dünyasının İsrail ile yaptığı anlaşmalar bizleri arkamızdan vurmaktan başka bir şey değildir. Siz sadece bu anlaşmaları iptal etseniz, İsrail’e destek vermeseniz zaten İslami Direniş İsrail’i yok edecektir.” sözlerini dile getirdi. Filistinli öğrencinin konuşması esnasında duygulu anlar yaşandı.
Basın açıklaması İLKAV Genel Sekreteri Bülent Koca’nın gözyaşları arasında yaptığı dua ile sona erdi.
İLKAV Başkanı Mehmet Pamak’ın konuşmasının tam metni:
Filistin ve Gazze’de tam bir vahşet yaşanıyor. Mazlum Gazze halkı topluca katlediliyor. Çocuklar, öğrenciler üzerine bombalar yağdırılıyor. Aşağılık Siyonistler, Rabbimizin lanetine muhatap olmuş ve hayvanlardan aşağı olarak nitelenmiş katiller, masum mazlum bir halkı soykırıma tabi tutuyor. Vampir terör devleti İsrail, alçakça katliamlarını tüm dünyanın gözleri önünde hunharca sürdürüyor
Aslında Gazze’de dünyanın insan tarafı katlediliyor. İnsanın onuru aşağılanıyor. Tüm insanlığın başını yere eğdirecek bir utanç yaşanıyor. Ve bu büyük katliama, her zamanki gibi, tüm dünya devletleri ve uluslar arası kuruluşlar seyirci olmaya devam ediyorlar. Dünya, insanın tükendiği, insani ve ahlaki tüm değerlerin çürümeye yüz tuttuğu, fesadın küreselleştiği günleri yaşıyor. Dünya insanlığının çoğunluğu için, anlamın ve değerlerin tükendiği, vicdanların iyice köreldiği, insani/fıtri erdemlerin çamura bulandığı bir dönemden geçiyoruz.
Türkiye ise, başından beri, soykırımlara, katliamlara hep yakın durmuş, Batı işbirlikçiliği ile nice katliamlara katkıda bulunmuş, meşruiyet kazandırmış bir ülke olarak bizi utandırmaya devam ediyor. Kendi tarihinde de ve bu gününde de bu tür kirlilikleri taşıdığı için olsa gerek Cezayir’de Fransızların yaptığı soykırımda Fransız saflarında yer alarak, Cezayir halkının bağımsızlığını tanımaya yanaşmamıştı. Viyetnam ve Kore soykırımlarında, ABD VE NATO saflarında yer almaktan utanmamış, üstelik işgalci güçlerin yerli halkın milyonlarcasını katletmesi sırasında, işgal güçlerine destek için gönderdiği zalimlerin işbirlikçisi askerlerinden ölenleri “şehid”, kalanlarını da gazi ilan edecek kadar gözü dönmüş tutumlar takınabilmişti. Irak, Afganistan işgalinde ve 2 milyon insanın katlinde ABD – NATO işbirlikçiliği yapmayı sürdürmüştü.
Filistin topraklarının işgaliyle ve Batı desteğiyle kurulan İsrail terör devletini ilk tanıyanlar arasında yer alan Türkiye, o gün bu gündür de Siyonist terör devletinin ve destekçisi ABD’nin stratejik ortağı olmayı sürdürüyor. Bu sebeple Türkiye, İsrail ve ABD’nin bütün katliamlarında payı olan ve mazlum halkların temiz kanına eli bulaşmış bir ülkedir. Son zamanlarda da bu geleneksel emperyalist işbirlikçiliği ve katliamcıların yandaşlığı çizgisini sürdürüyor.
Afganistan’da binlerce masum Müslüman’ı toprağa diri diri gömen, oluşturduğu toplu mezarlarla bölgesini ceset tarlalarına çeviren insanlık katili, savaş suçlusu cani Raşit Dustum’u özel uçakla Türkiye’ye getirerek, yeni katliamlara hazırlanmak üzere koruma altına alıp Ankara’da ağırlıyorlar. Aynı Türkiye yönetimleri ve bürokratları, Halkının hak, özgürlük ve bağımsızlığını, kendi topraklarında özgürce yaşama hakkını istemekten başka suçu olmayan Çeçen komutanı ise zorla sınır dışı ederek, öldürülmek üzere Moskova’ya göndermeye utanmıyorlar.
Türkiye’ye egemen oligarşi ve onlara biatlı siyasi yöneticiler, aynı şekilde katil Siyonist Devletin Cumhurbaşkanı Perez ve eli kanlı Başbakanı Olmert’i Türkiye’de ağırlayıp, bu katillerin Müslüman Filistin halkının kanına bulanmış kanlı ellerini sıkarak son katliamın yapılmasında da pay sahibi olmaktan kaçınmıyorlar. Aylardır Gazze’ye yönelik ambargoyu kaldırmaya, işgali ve katliamları durdurmaya yönelik olarak, BM ve İsrail nezdinde, onları harekete geçirici, ya da caydırıcı ciddi hiçbir adım atmadıkları halde, tam tersine Gazze’ye bomba yağdıran uçakların Türkiye hava sahasında eğitim almalarına fırsat veriyorlar. Askeri ve istihbaratla ilgili işbirliğini en ileri seviyede sürdürüyorlar. Silah alışverişi ve yenilenmesi üzerinden İsrail’e finans desteğini de devam ettiriyorlar.
AKP yönetimi, Türkiye oligarşisine ve onların ağa babaları olan ABD ve İsrail’e bağlılığını ve desteğini sürdürerek akıtılan kanlarda pay sahibi olmaktan utanmıyor. Haydi çoğunluk “Müslümanlar”ın kendileri gibi ılımlılaştığını, sekülerleştiğini, Protestanlaştığını zannedip korkmuyorlar diyelim. Ve ne yaparsak yapalım halk yine de “bir hikmeti vardır” diye düşünüp, oyunu bize verir zannıyla halkın tepkisini önemsemiyorlar diyelim. Geçirdikleri değişim, iktidar uğruna kendilerine insani ve ahlaki ilkelerini bile terk ettirmiş olsa da, acaba Allahın azabından korkmalarını sağlayacak ahiret inançlarını da mı kaybettiler? Eğer hala ahirete ve hesap gününe inançları varsa, bari Allah’ın azabından korksunlar. Ve ABD – İsrail vampir terör devletlerine stratejik ortak olmaktan, katliamlarına katkıda bulunmaktan vazgeçsinler ve en kısa zamanda bu iki devletle ilişkilerini askıya alsınlar.
Basın Açıklamasının Tam Metni
Basına, onurunu kaybetmemiş halkımıza ve tüm insanlığa duyurumuzdur.
Hayvanlardan aşağı olanlara, soykırım suçlularına, işbirlikçi hükümetlere Rabbimiz’in huzurunda uyarı şahitliğimizdir.
Ey onurunu yitirmemiş insanlar,
Ey Müslümanlar,
Gazze yanıyor, Gazze’ye bomba ve füze yağıyor, Gazze’de insanlık yok ediliyor.
Hayvanlaşmış, azgınlaşmış, müfsid bir terörist çete; tüm dünyanın gözünün içine baka baka, arsızca, vahşice saldırılarla tarihin görmediği türden bir soykırım gerçekleştiriyor. Siyonistlerin Filistin halkına yönelik işlemekte oldukları insanlık dışı cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor.
Dün Gazze’ye yönelik siyonist saldırıda 200’den fazla Filistinli kardeşimiz şehit edildi. Bir o kadar da kardeşimiz yaralandı. İsrail uçakları ve gemilerinden fırlatılan füzelerle kadın, çocuk, yaşlı gözetilmeksizin bütün Filistin halkı hedef alındı. Hatta okul çıkışında yüzlerce öğrenci de füzelere hedef oldu.
Kendilerine soykırım yapıldığını iddia edenler, bu gün başka bir halka, mazlum Filistin halkına, hamisi ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da, Vietnam’da yaptığı gibi Hitlervari soykırım uygulamaktan çekinmiyor. Onları açlıkla, susuzlukla, ilaçsızlıkla, korku ve şiddetle terbiye etmeye çalışıyor. Filistin’i toplama kamplarına dönüştürüyor. İşgale karşı direnen İslami direnişin gücünü ve halkın desteğini kırmaya çalışıyor.
Tüm bunlar yaşanırken bütün dünya sessiz kalmakta ısrar ediyor. Aslında bu ambargo ve katliamlar sadece Filistin halkının çektiği sıkıntıları ortaya çıkarmıyor; aynı zamanda ambargoya ve katliama karşı sessiz kalan uluslararası toplumun işlediği insanlık suçlarını da açığa çıkarıyor.
Siyonist İsrail bir taraftan Filistin’de katliama, işgale, zulme ve sömürüye devam ederken, diğer taraftan Filistin’in meşru hükümetini göz ardı ederek yapılan sözde barış görüşmeleriyle de zulmü, katliamı ve işgali uluslararası boyutta meşrulaştırmaya çalışıyor. Sözde barış adına yapılan konferansların yansıması, mazlum Filistin halkına ambargo olarak, katliam olarak geri dönüyor. BM, AB, Arap Birliği, bölge ülkeleri, Türkiye ve işbirlikçi Abbas, katliamın ardından timsah gözyaşları döküyorlar. Öyle ki o Abbas ve yandaşları, mazlum Filistin halkının sırtından kazandıkları paralarla çocuklarını Amerikan üniversitelerinde okuturken, Filistin İslami direnişi evlatlarını Siyonist canavara karşı birer birer şehit veriyor.
Yapılan tüm işkenceye, ambargoya ve katliama rağmen Rabbim Allah’tır diyen, aziz ve hamid olan Allah’tır diyen; Allah erleri, Filistin’de, Gazze’de hala direnmekte ve “Direnişi, kanımızın son damlasına kadar sürdüreceğiz” diye haykırmaktadırlar. İslami Cihad, Hamas ve diğer direniş hareketleri intikam çağrısı yaparak, tüm direnişçilere “İsrail’in kıyımına yanıt vermeleri” talimatının verdiler. Ve yine Siyonist İsrail’in pervasızca gerçekleştirdiği bu katliamların karşısında bizlere de seslendiler. Dediler ki; “Tüm İslâm ülkelerindeki yönetimleri ve toplumlarını Siyonist düşmanın bu tutumuna karşı tavır almaya, Filistin halkının haklı direnişine destek vermeye, onun üzerindeki insanlık dışı kuşatmanın sona erdirilmesi için aktif olarak devreye girmeye ve sessizliklerini artık sona erdirmeye çağırıyoruz.” Biz de direnen onurlu kardeşlerimizin bu çağrılarına insan ve Müslüman olmanın kazandırdığı duyarlılıkla ve ümmet olmanın verdiği sorumlulukla icabet ettik.
Biz Filistin halkının toprağı ve kanı üzerinden siyaset yapan, işbirlikçi Abbas ve işbirlikçi Arap diktatörlerin, işgalci Siyonistlerle masaya oturanların, el sıkışanların yanında olmadığımızı ve kardeşlerimizin, şehitlerimizin safında yer aldığımızı göstermek için buradayız.
Bizler emperyalizme hizmet eden zelil siyasetlerden ve siyasetçilerden beri olduğumuzu ilan ediyoruz. Ve diyoruz ki; Nebilerin ve Allah dostlarının vatanı Kudüs’ü ve tabiatıyla ilk kıblemiz, İsra yurdu Mescid-i Aksa’yı, Filistin halkının hakkını gözetmeksizin pazarlık konusu edenlerin, katillerin kanlı ellerini sıkarak katliama ortak olanların, halkına ve hakka ihanet edenlerin yanında değiliz.
“Bizler şehitlerimizin Âlâyı-illiyyine yükselmelerinden dolayı sevinçliyiz, övünçlüyüz” diyen ve kanlarının son damlasına kadar direnen izzetli kardeşlerimizin yanında olduğumuzu haykırıyoruz.
Bizler, her gün işlemekte olduğu insanlık dışı cinayetlerine şahit olduğumuz zalim firavunları, en yüce makamında konuk edip, ayakta alkışlama zilletini kendine yakıştıramayan, bunu kendisi için bir utanç sayan, firavunlarla stratejik ortaklığa girmektense kırk sene Tih çölünde izzetiyle yaşamayı yeğleyen bir inanca sahip olduğumuz için buradayız.
Zulmeden ve zulme destek veren bütün emperyalist güçleri ve yandaşlarını Allah’ın arzında azgınlık etmemeleri, yeryüzünü fesat ve cinayetleriyle ifsat etmemeleri, Allah’ın kullarına zulmetmemeleri ve Allah’ın gazabını üzerlerine çekmemeleri noktasında ikaz ediyoruz. Tıpkı Musa’nın Firavun’u, İbrahim’in Nemrut’u uyardığı gibi uyarıyoruz. Onlara işlemekte oldukları cinayetlerin ve katliamların hesabını bir gün mutlaka vereceklerini hatırlatıyoruz. Ve onlara azabın çok çetin olacağını müjdeliyoruz.
Değerli Kardeşlerimiz!
Buradan İslam Dünyası’nın işbirlikçi hükümetlerine de sesleniyoruz. Onlar bu soykırımda pay sahibidirler. Dökülen kanda katkıları vardır. Siyonistler ambargoyu Mısır yönetimi eliyle gerçekleştirdi. Arap dünyasının yönetimleri 60 yıldır bir çıban gibi coğrafyamızı rahatsız eden Siyonist çeteye karşı tavır alacakları yerde sürekli İslami Direnişi, Hamas’ı tecrit etmeye, yalnızlaştırmaya ve mahkûm etmeye dönük politikalar izlediler. Buradan Mısır diktatörüne, çağdaş Firavun’a çağrıda bulunuyoruz. Gazze halkı için belirli günlerde değil sürekli olarak Refah sınır kapısını açmalarını istiyoruz. Unutmayın, bizler de unutmayacağız. Ümmet ve tarih Mısır’ın bu duruşunu, Gazze’de bulunan genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek Müslümanları açlığa mahkûm eden, hastanelerde onları ölüme terk eden, karanlığa gömen Siyonist kuşatmaya verdiği desteği unutmayacaktır.
Buradan Türkiye’yi yönetenlere de sesleniyoruz. Siyonist çeteyle stratejik ortaksınız. Müslüman halktan topladığınız vergilerle, silahlarınızı İsrail’e modernize ettirerek onları ekonomik olarak destekliyorsunuz. Hava sahamızı İsrailli pilotların eğitimine tahsis ediyorsunuz. Katillerin elini sıkıyorsunuz. Bütün bunlardan dolayı mazlumların kanı sizin de ellerinize bulaştı. Buradan sizleri uyarıyoruz. Siyonist elçiliği bir an önce kapatın. Büyükelçiyi sınır dışı edin. İsrail ile yapılan bütün anlaşmaları iptal edin. Dostluk Gruplarını dağıtın. Sizi Allah’ın kitabıyla uyarıyoruz. Çocuklarınızın ve torunlarınızın üzerine soykırıma ortak olma günahını yüklemeyin.
İslam dünyasının işbirlikçi yönetimlerine de sesleniyoruz. İzzeti kâfirlerin, zalimlerin yanında arayanlara diyoruz ki: “İzzet de, şeref de, onur da ancak Müslümanlar’ın yanında olmakla mümkündür.” Sizlere Allah’ın ayetlerini hatırlatıyoruz: “Zalimler yakında nasıl bir inkılâpla devrileceklerini bileceklerdir.”
Değerli Kardeşlerimiz
İslam ümmetinin yüz akı, Siyonist işgale karşı onurlu bir şekilde direnen, bu hak yolda babalarını, evlatlarını kurban etmekten çekinmeyen ve izzetli bir şekilde kurtuluş mücadelesi veren kardeşlerimizin her zaman yanındayız ve onların bu samimiyet ve fedakârlıklarını saygıyla karşılıyoruz. Hâkimler hâkimi Allah’ın kardeşlerimizin haklı davalarında mutlaka yanlarında olduğuna, Allah’a kulluk için inşa edilen Aksa mescidinin şehri Kudüs’de bir gün tekrar hakkın ve adaletin hâkim olacağına gönülden inanıyor, kardeşlerimiz için zafer duaları ediyoruz.
Duanın Tam Metni:
Ey mazlumların ilahı olan Rabbimiz
Kardeşlerimizin Akıtılan kanlarına şahit olduk, yeryüzünde fesat çıkaran bozgunculuk yapan, Nebilerin düşmanı, peygamber katillerinin akıttığı kana şahit olduk. Topluca bedenleri sokaklara dökülmüş son nefesinde şehadet parmağını kaldırarak “eşhedu en la ilahe illallah.. ” diyerek Rabbinin huzuruna varmaya hazırlanan şerefli kardeşlerimizin şehadetlerine şahit olduk.
Rabbimiz!
Gazze şehitleri başta olmak üzere bütün şehitlerimizin haklarının bize helal olmasına vesile olacak şekilde ameller yapmayı ve sana olan kulluk görevimizi onurlu bir biçimde yerine getirmeyi nasip et! Rabbimiz senin arzında azgınlık yapan, Gazze’de masum kardeşlerimizi katleden saldırgan Siyonist köpekleri Kahhar isminle kahreyle.
Ey Rabbimiz!
Ey Kabe’nin, Hayber’in, Kudüs’ün Rabbi! Bize yardım et, dualarımızı karşılıksız bırakma! Bizlere merhamet et bizi arındır. Bizi uyananlardan, adananlardan eyle!
Rabbimiz!
Gazze’de ağır baskı, kuşatmanın ardından katliama maruz kalan kardeşlerimize yardım et, onlara sabır ve dayanma gücü ver. Sırat-ı müstaqımin yılmaz, geri dönmez direnişçilerinin azmini arttır, onları vaat ettiğin mübarek yardımınla onurlandır, rahmetinle kucaklayarak layık oldukları derecelere ulaştır. Kâfirlere karşı galip getir. Bize de Gazze’de topluca katledilen, ölüme mahkûm edilen kardeşlerimizin yardımcıları olma bilincini ver.
Ey Rabbimiz!
Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı kaydırma, bizi dünyevileşme zilletinden, şehadet bilincinin, adanmışlığın izzetine ulaştır, bunun için bize inanç ve kuvvet ver.Ellerimizi ve yüreklerimizi birleştir. Bize senin kutlu taraftarlarından olmayı, Peygamberimize layık ümmeti yeniden inşa etmeyi ve aziz şehitlerimizin onurlu mücadelesini sürdürmeyi nasip et!
Allah’ım!
Sırat-ı mustaqiminde ayaklarımızı sabit kıl, zalimlerin ve vahşet kusan silahlarının ürettikleri korkulara karşı yüreklerimize sekinetini indir. Kafir ve zalim topluluğa karşı bize yardım et!AMİN.....



DEVAMI: http://www.ilkav.org
|
Rabbim, Senden başka kimim var benim?
Her yeni başlangıç beni müthiş heyecanlandırır. Bu bazen elime aldığım yeni bir kitabın ilk sayfası olur. Bazen de bir ağacın dallarındaki tomurcukların uyanışı. Bazen bir bebeğin ilk adımlarını atışını seyretmek de olabilir.
Eğer şuurunuz açık ve duygularınız uyanık ise, hemen söyleyeyim hayatta karşılaşacağınız sürprizler hiç de az değildirler. O gün ne yapacağınız ne yakalayacağınız, biraz da sizin duruş ve bakışınıza bağlıdır.
Tecrübeli bir balıkçının dediği gibi:
“Yakalayacağınız balığın cinsini belirleyen, elinizdeki yemin kalitesidir.”
Hayat tıpkı bir ayna gibidir. İçinizde ne taşıyorsanız, dışınızda onu buluyorsunuz. Yaşamak, hayatı başıboş bir şekilde tüketip bitirmek demek değildir. Yaşamak, o hayatın iman ile hakkını vermektir. Hayatın hayatı iman iledir, inanç iledir. Hayatın kemâli ise, her daim devam iledir. Yüce Yaratıcı ile bağını koparan bir hayat, zindandan farksızdır, karanlıktır. Sürekli nur, bitmeyen ışık Ondandır. Hayatın sahibindendir, onu yaratandan gelir.
Yoksa birçok insanın yaptığı gibi hayat, yaşamak zorunda kaldığı ve asla kıymetini bilemediği bir şey olup çıkar elimizden. Elbette hayatın gayesi bu değildir. Aksi halde hayat en büyük bir nimet iken, en büyük bir azap olur. Gençliğinde ya da hayatının bir döneminde böyle yaşayan, sonra da bu yanlışı fark edip hidayete eren ve dosdoğru bir hayata yönelen nice insanlar var.
HAYAT bir defadır ve ancak dosdoğru yaşamaya yetecek kadardır, çok kısadır. Hayatın kıymetini belirleyen hayatın kendisi değil, hayatı bize kim verdiyse o olabilir. Allah (c.c.) nasıl bir hayat yaşamamızı istiyorsa, biz ancak ona uygun yaşamakla bu hayatın kıymetini anlayabiliriz. İdeal ve gerçek hayat budur. Gerisi boştur.
Böyle bir gün, hayata yeniden doğduğumuz, merhaba dediğimiz o gündür. İşte böyle günlerden bir gün, baharla beraber ruhumun da uyandığı bir sabah, parkta bir bebeğin ilk adım atışlarını seyrettim. Genç bir baba, iki elinden tuttuğu yavrucuğunu yürütmeye çalışıyordu. Bebek çok heyecanlıydı. Adımlarını dizden kırıp atıyor, dilini ısırıyordu. Bir yandan da böcük böcük gözlerle bakınıp hedefine ilerliyordu. Parkın bir köşesinde durup, baba ile çocuğun macerasını ve birbirlerini kucaklayıp sarılışlarını seyrettim.
Çocuğun, babasının kucağına atıldığındaki sevincini bir görmeliydiniz. Benim bir kucağım, bir sığınağım var diyordu âdeta. Ne olduysa, birden o çocuk gibi ben de kendimi Rabbimin rahmet kucağına atmak istedim. İçimde bu arzuyu coşar buldum. Dilimde dua gibi bir söz peyda oldu:
“Ey Rabbim senden başka kimim var benim?
Rahmetinle sar, sarmala, tut kucakla beni
Rabbim, senden başka kimim var benim?”
O anda bu duanın bütün benliğime yayıldığını hissettim. Anladım ki, ben yalnız değilim. Dualarıma cevap veren bir Rabbim var. Ve O bana çok yakın. Ne kadar güçlü olduğumu, bana, en güçsüz olduğum bir anda hissettirdin Rabbim. Şükürler olsun, hamdüsenalar olsun. Rabbim, senden başka kimim var benim?..
HAYAT bazen çıkmazlara giriyor ve bir yerlerde düğümleniyor. Sonsuza yolcu olan bir ruhun arzularını, bu sonlu ve fani dünya karşılayamıyor. İnsana ne verirsiniz verin, o gözünü ötelere, cennete dikmiş. Burada yapılması gereken tek şey var. Geç kalmadan Ona yönelmek, Ondan istemek. Hem de çok istemek… Çekinmeden isteyin. İsteyin, isteten verecektir mutlaka. Allah (c.c.) vermek istemeseydi, size bu istemek duygusunu vermezdi. Çekinmeden isteyin. Ne olur istemeye devam edin.
Bunu yalvara yakara söylememin bir sebebi var. İzninizle onu da anlatayım. Allah ve Dua kitabımızı imzalarken, sohbet ettiğim, konuştuğum bir çok okuyucumuzun itirafları oldu. “Biz bu kitap sayesinde dua etmeyi öğrendik, duayı böyle bilmiyorduk…”
Âcizane bizim de kendilerine bazı tavsiyelerimiz oldu. Önce kendimize mahsus bir dille ve samimi bir kalple Rabbimizle, yaratıcımızla konuşmanın çarelerini bulmalı, yollarını araştırmalıyız. En küçük hacetimizi dahi Ondan istemekten çekinmemeliyiz. Bu çok güçlü bir iman ve inancın da gereğidir. Aslında dua bir ibadettir, ibadetlerin karşılığı ise ahirettedir. Kulun, derdini ihtiyacını Rabbine iletmesinin, açmasının bir aracıdır dua. Birbirimizle bu kadar konuştuğumuz halde, Rabbimizle hiç konuşmamak olacak şey mi? Ruh bu uzaklığa, Onun rahmetinden ayrı kalmaya ne kadar dayanabilir ki? Sığının Ona yönelin, kalbiniz huzur ve sükûn bulsun. Yaşadığınıza şükredin, hem de her nefes için.
HALİ vakti yerinde bir arkadaşımın hanımı, şu sıralar doğum öncesi bir rahatsızlığa yakalanmış. O kadar ki, nefes alamamış, hastane seferber olmuş hemen. Elden gelen ve yapılacak pek bir şey de olmayınca beklemişler, dua etmişler. Sonunda düzelmiş hastamız. Arkadaşımız eşine, “Bak” demiş, “bir tek nefes alıp vermenin ne kadar önemli olduğunu anlamız için Rabbimiz bize bunları yaşattı. Havadan, sudan yaşıyoruz diye belki de küçümsediğimiz bir nimetin kıymetini bize bildirdi” demiş.
Bir nefes almanın kıymetini, ne demek olduğunu onu kaybetmeden anlamıyoruz. Her şey zıttıyla bilinir: gece gündüzle, sıhhat hastalıkla, açlık toklukla. Zıtlar devreye girmeden eldeki nimetlerin kadri kıymeti maalesef bilinmiyor. Rabbim, kıymetini elindeyken bilenlerden eylesin.
Küçük bir çocuk ağlıyormuş, “Niye ağlıyorsun?” diye sormuş, yanına yaklaşan yaşlı bir bey. “Amca” demiş. “Bir liramı kaybettim.” Ağlama” demiş, yaşlı adam, tutmuş çocuğa bir lira vermiş. Çocuk bir lirayı almış ama, bu defa sesi daha fazla çıkmaya başlamış. Yaşlı adam, “Peki evlâdım şimdi niye ağlıyorsun?” diye sorunca, çocuk, “Amcacığım o bir lirayı kaybetmeseydim, şimdi iki liram olacaktı” demiş.
Biz de bazen o çocuktan farksız oluyoruz. Hayatı güzel yaşamaya başlayınca bu defa geçmiş günler için üzülüyoruz. Keşke o günleri de heba etmeseydik, adam gibi yaşasaydık, elimizde bir değil, iki güzel ömür olsaydı istiyoruz ama onu da tövbeyle değiştirmek mümkün. Tövbe eden bir insan Rabbinin af ümidini içinde daima taşımalı ve yaşamalı. Aksi halde şeytan “Nasıl olsa senin günahların affedilmemiştir” diyerek o insanı aldatıp, eski günahlarının batağına çekebilir. Rabbimiz hepimizi muhafaza eylesin.
Şu kıssadan hepimize bir hisse var sanırım.
Feridüddin Attar’ın ünü cihana yayılan eseri, Mantıkut-Tayr (Kuş Dili)nde, tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmıştır yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve “Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!” demiştir ona. Sarhoşun cevabı müthiştir:
“Ey Şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!”
İNSAN, beynine hangi alanda zevk almayı öğretirse beyni de ona göre çalışıyormuş. İnsan beynine yüksek ideallerden zevk almayı öğretirse, aklına, iradesine ve duygularına hâkim olmayı biliyor. Rabbim senden başka kimim var benim? Hedefinden, idealinden, yolundan, izinden ayırma, saptırma beni.
Kim senden daha fazla verebilir; kim senden daha fazla sevebilir; kim senden daha fazla gözetebilir ki bizi? Kim, kim, kim ey Rabbim?
Kim senden başka çağırmadan gelebilir; kim senden başka istemeden verebilir; kim senden başka sesimizi duyabilir?.. Kim, kim, kim ey Rabbim?
Kim senden daha fazla bilebilir; kim senden daha fazla affedebilir; kim senden daha fazla kördüğüm olmuş şeyleri çözebilir; kim senden daha fazla bizi önemseyebilir ki?..
Rabbim, senden başka kimim var benim? Kimsem yok benim senden başka ey Rabbim!..
Selim Gündüzalp
http://mihribankoluk.spaces.live.com/
| | | | | | | 
|
|
|
Dost diyebildiğim herkese hitaben !!!!
Bir kırlangıç hikâyesi anlatacağım bugün sizlere.Tam da kırlangıçların gelme mevsiminde.. Bu hikâyeyi her okuduğumda, duyduğumda ya da anımsadığımda gözlerim dolar. Nedense çok hüzünlü gelir bana kırlangıçlar.. Meşhur ve zengin bir yazar varmış. Tüm dünyada eserleri yok satar, iyi para kazanırmış yazdıklarından. Tabi bu durumdan kendisi de çok memnunmuş. Aslında bir sorunu varmış meşhur yazarın. Bu kadar şan, şöhret ve zenginlik içinde yapayalnızmış. Etrafında bir sürü insan varmış fır dönen ama hepsi sahteymiş. Gerçek bir dostu yokmuş. O da çok umursamıyormuş bu durumu. Her işini parasıyla halledeceğine inanıyormuş çünkü.. Bir gün penceresine bir küçük kırlangıç gelmiş, usulca tıklatmış camı.. “Merhaba,” demiş kırlangıç.. “Sizinle dost olabilir miyiz? Ben bunu çok istiyorum. Görüyorum ki; siz de çok yalnızsınız. Eğer kabul ederseniz ben bu kışı yanınızda geçirir, bu yalnızlığınızı paylaşırım.” Gülmüş kırlangıca meşhur yazar, alaylı bir ifade ile. “Ben, çok meşhur bir yazarım,” demiş. “Hem de çok zenginim. Bütün dünyada adım biliniyor. Şanım, şöhretim var. Kitaplarım yok satıyor..” “Peki, mutlu musun,” diye sormuş kırlangıç.. “Ne demek,”demiş yazar. Ve tekrarlamış sözlerini; “Ben çok meşhur bir yazarım. Param pulum var. İtibarım, şöhretim de..” Tekrar sormuş kırlangıç: “Peki mutlu musun?” Aynı cevapları vermiş yine yazar: “Ben çok meşhur bir yazarım. Zenginim de. Tüm dünya kitaplarımı okuyor..” Küçümsemiş kırlangıcın dostluk teklifini. “Şuna da bakın hele, “demiş içinden. “Sen kimsin ki, benimle arkadaş olmak istiyorsun? Ben itibar sahibi bir yazarım.” Demiş ama aklı da hep kırlangıcın sorusunda takılı kalmış: “Mutlu musun?” Sorgulamış hep kendini: “Zenginim, param pulum, şanım, şöhretim var. Ama mutlu muyum? Mutluluk bunlarla elde edilecek bir şey mi? Mutluluk parayla satın alınabilir mi,” diye.. Bir zaman geçmiş aradan. Ama aklındaki bu sorular gün geçtikçe daha fazla kemirmiş beynini… Ve hasretini çekmeğe başlamış, gerçek bir sevginin. Menfaatten, hesaptan uzak, içten bir dostluğun özlemiyle tutuşmuş zamanla. Gözleri pencerede küçük kırlangıcı aramış .. Yine bahar gelmiş. Ve yine kırlangıçlar uzak ülkelerden gelmeğe başlamışlar..Hep o küçük kırlangıcı aramış, göçmen kuşlar arasında. Her yeni gelen sürüde yeni bir umutla yüreği çarparak, heyecanla.. Bir gelse, yine camına tıklatsa küçük gagasını, bu sefer sevinçle alacakmış yanına. Beklemiş, beklemiş.. Hasretle, özlemle ve her yeni gelen günle.. Ama küçük kırlangıç gelmiyormuş bir türlü.. Bir gün merak ve heyecan içinde diğer kırlangıçlara sormuş, arkadaşı küçük kırlangıcı. Anlatmış olanları.. Üzüntüyle dinleyen kırlangıçlar demişler ki yazara: “O artık asla gelmeyecek. Boşuna bekleme..” “Neden,” diye sormuş yazar: “Çünkü, kırlangıçların ömrü altı aydır,” diye cevaplamışlar sorusunu.. İşte orda anlamış, yazar ne kadar geç kaldığını… Sevgi ve dostlukların kıymetini bilmek gerek. Sevmek için beklemek zaman kaybıdır. O geldiği zaman direnmemeli insan. Sevmeli. Her şeye rağmen ve her şartta sevmeli. Geç kalmamalı sevgilere. Kırlangıçlar ölmeden..
http://mihribankoluk.spaces.live.com 
|
|
|
|
..Gülümse o zaman daha az yakar belki göz yaşların gözlerini ..Karanlık hücrenin küçücük penceresinin parmaklıklarından bakıryosan hayata ..Bir gün kaybedersin renkleri işitemezsin sesleri ..Kalbin soğumaya başlar yavaş yavaş ..Sonunda esiri olursun gölgelerin ..Sakın haa!!! yaşamak güzel herşeyiyle güzel.. ..Yağmurda ıslanmak o billur damlaları göz kapaklarında hissetmek ..Bem beyaz karlarda uzanıp pamuk şekeri bulutları izlemek ..Issız bucaksız kırlarda.. kokuları benliğini çocuklaştıran çiçeklerin içinde koşmak güzel ..Güneş sinsice yakarken tenini buz gibi suyu hissedebilmek ..Baharda yağmurdan sonra güllerle karışmış yaprak kokusunu duyabilmek ..Akşamın kızıllığında sevgilinin gözlerinde güneşin batışını beklemek güzel.. ..Narin kırılgan ellerini sevgilinin ellerine alıp ..Yanağında sıcaklığını hissettiğinde dudaklarının ..Tüm benliğinle sevildiğini hissetmek ..Yaşamın anlamını soranlara bunları anlatabilmek güzel.. ..Hatta yorulmak güzel , dinlenirken hazzıyla başarının.. ..Susuzluk güzel ıslanırken kurumuş dudakların.. ..Ayrılıklar bile güzel , çünkü gizemli kapısıdır yeni başlangıçların.. ..O halde gülümse doğan güneşe insanlara çocuklara dünyaya.. ..Yaşama gülümse..! ..Çünkü hiç bir şey bitmez sen istemedikçe ..Yapılanlar kötü değildir sen hissetmedikçe ..Dünya sensin hayat sensin senin aleminin prensi yada prensesi sensin ..Öyleyse gözlerin dolu dolu olsada gülümse ..O zaman belki daha az yakar göz yaşların gözlerini
mihribankoluk.spaces.live.com
| | | | | |
|
|
Gül, sırrını açtığı için solgun bir yüzle döner baharından. Ayrılık acısıyla demlenmiş bir yudum içmeyi dileyerek ağız açan da gül gibi sırrını ifşa eder. Gül, güzelliğini açığa çıkarmak için açılıyorsa; insan, yükünü taşıtmak için paylaşır esrarını.
Gülün, her ne kadar güzel hatıraları da olsa başladığı noktada biter yolculuğu. İnsan ise hafiflemek için bıraktığı yükün altında daha çok ezilmeye başlayacaktır. Sırrın kaderi budur. Kimsenin bilmediğidir sır. Durdukça yakar.
Bundan dolayıdır ki gül, yapraklarının yandığını ve bu yanık kokusunun tüm bedenini sardığını görünce sarhoş olur. Sırrın sırrıyla hemhal olur. Kendinden geçer ki bir sabah elinde olmadan bir bülbül görsün diye halimi açıverir masumca dudağını. Kızaran yaprakların ucunu gösterir bir diğer gün.
Sonra o sırrın sırrıyla yanışın kokusu yayılır etrafa. Her akşam farkına varsa da kendini daha çok ifşa ettiğinin dönüşü olmadığını bilir. Geri adım atamaz. Gecenin bu pişmanlığı da bir sırdır çünkü ve bu sırrın sarhoşluğu ile sabahın ışıkları ona daha da çok açtırır güzelliğini. Bir bakmışsın ki açılmadık, görülmedik yaprak kalmamış.
Elbette yerindedir bülbülün keyfi. Gül ise sırrını ortaya dökmenin derdiyledir. Ne bülbüle yâr olur ne de içine düştüğü durumdan kurtarabilir kendini. Sonrasında her yaprağın taşıdığı sır paylaşıldıkça ölmeye başlar. O ateş gibi yanış kaybolur. Kokunun nefesi kesilir birden. Başını öne eğmekten başka çaresi yoktur gülün.
Kendine küser. Kalbini kırar kendinin. Önceleri mağrur bir duruşla karşısına çıktığı rüzgârın bir selamıyla döker bütün yapraklarını. Hazin bir yok oluştur bu.
Sırrını açığa çıkartan her gülün sonu bu ve de insanın.
mihribankoluk.spaces.live.com
| | |
| |
|
Kur'an'dan Mezun Olmak!
Mezuniyet bir eğitim sürecinin sonucunda olur mutlaka… Başladıkları eğitimi tamamlayamayanlar mezun olmazlar,olamazlar. “İkra” ile başlamıştı Kur’an mektebi..Ardından, adına “Kalem” dediği sureyi öğretmişti talebelerine. Yan yana getirdiğinizde “oku,yaz” emriyle karşı karşıya geldi, Kur’an mektebinin talebesi!..Kur’an’ın okumaya yüklediği mana ise, adamı adam edecek nitelikteydi. a.Okumak b. Okuduğunu anlamak c. Gereğini yerine getirmek…”İkra” ile kast ettiği mana buydu Kur’an’ın!.. Her okulun öğrencilerinin birer ismi vardı mutlaka… Kur’an talebelerinin ismini de yine Kur’an’dan öğreniyoruz ;Muvahhid!. Muvahhid olmayan Kur’an mektebine yazılamıyordu,Kur’an mektebine öğrenci olmanın ilk şartı Muvahhid olmaktı. Muvvahid olmanın elbet tanımı vardı! Muvvahidi şöyle tanımlıyordu kısaca; “Tüm sahte ilahlara red,Allah’ın ilahlığına evet”. İlah kavramına sık sık dikkat çekerek, benliklere yerleştirmek istiyordu. Çünkü Kimlik gerekiyordu öğrenciye,kişilik gerekiyordu! Bulanıklığa yer yoktu,netlik safi’lik önemliydi. Bunun için önce ilah’ın ne olduğunu öğretiyordu talebelerine!. İlah; - En çok sevdiğindir -En çok korktuğundur - İnsanları idare etmek için kanun koyandır -İlah egemenliktir,muvahhid ise egemenliği kayıtsız ve şartsız Allah’a has kılandır. Kur’an’dan mezun olmak; Önce “La” demektir her çağın ve bu çağın putlarına. Kur’an’dan mezun olmak, küfrü, renkli kıyafetleri içinde bile tanımaktır her çeşidiyle!.Şirkten uzak kalmaktır her yönüyle!. Hakimiyeti Allah’a has kılmaktır tümüyle!. Tek dişi kalmış canavarın dişlisine kıyam etmektir, takılmamaktır modern putun görünen yüzüne. Kur’an’dan mezun olmak! Yalpalamadan dik durmaktır çağın modern putlarına. Erdemi yüklenmektir, O’nun ahlakıyla ahlaklanmaktır!. Fazilet ile dolmaktır. Meydan okumaktır çağın kokuşmuşluğuna İbrahim’ce… Yusuf’ca direnmektir tüm tekliflere!. El uzatmamaktır kendinin olmayan hiçbir şeye, karnına taş bağlasa da açlıktan,faiz bulaştırmamaktır kazancına, aldatmamaktır kimseyi ve her şeyden evvel kendini! Kur’an’dan mezun olmak! Secdelerin hakkını vererek yükselmektir miraca!. Ve bir muştu olmaktır, Umut olmaktır yer yüzünün mazlumlarına! yağmur olup yağmaktır çoraklaşmış gönüllere. Vahye susamışlara Hacer’ce cehd etmektir, zem zem olmaktır,zem zem bulmaktır İsmail’lere!. Kur’an’dan mezun olmak; Kıyam etmektir,kalkmaktır ayağa,cihad yükünü omuzlamaktır her yönüyle.Nefes kesen hayat koşusunu tamam etmektir yiğitçe,mertçe!. Ve koşu yorgunluğunu şehadet şerbeti ile gidermektir kana kana! Kur’an’dan mezun olmak Bela olmaktır zülmün,küfrün,şirkin başına..Direnmektir İbrahim’ce çağın nemrutlarına!.. Savaşmak,çarpışmak ölümüne. Şehadet diplomasını alarak eline, diploma töreni şehadet günü, yürümektir en büyük dosta, mezuniyet gecesinde!.. Kur’an’dan Mezun olmak! Talut’ca içmektir nefsin ırmağından! Binmektir Nuh’ ile kurtuluş gemisine!.Aldanmamaktır Dünyanın sahtekar ne Karun ve ne de samirisine! Kur’an’dan mezun olmak! Nefsin Tih çölünde kavrulmamaktır, beni Yahudice!. Varmaktır şehrin kapılarına Musa’ca.Sen savaş diyerek sorumluluktan kaçmadan, Fatih olmaktır arzı Dünya’ya. Önce yürekleri feth etmektir ustaca. Dikmektir tevhid bayrağını yüreklerin gönlerine, sonra hakkın hakimiyeti için çarpışmaktır yiğitçe, Musab’ca, zenginliğin fakir çocuğu gibi. Dücane’ce zor zamanların yiğit savaşçısı gibi. Nasibe’ce, sevda uğruna,evlattan,eşden,yardan ve serden geçen gerçek sevdalı gibi. Sümeyye’ce çağın ebu cehillerinin düzenlerine meydan okuyan,eğilmeyen islam’ın ilk şehid gelini gibi!. Ve sonuç olarak; Her okulun mezuniyet günü vardır,Kur’an talebesinin mezuniyet günü ise, şehadet diplomasıyla, sevdaya yelken açmaktır,kavuşmaktır, O’nsuzluğa gözünü açtığı baş öğretmene!. O’nsuzluğa savrulmuş yılların engelinden kurtulmak kavuşmaktır sevgiliye,en sevgiliye.Ve kutlamaktır mezuniyetini cennet hurileriyle. Yani Ölümsüzlüğe, ölüm ile yelken açmaktır … Ve selam olsun Kur’an talebelerine, Selam olsun ölümsüzlüğe yelken açanlara.. Alinti
 ________Gönül gözü görmeyen can,
Gözünü neylesin Bu Dünyada dönmeyen dil,
Mahşer de ne söylesin_________

http://mihribankoluk.spaces.live.com 
| | | | | | | | | |
|

dudağıma borçlu olduğum dualar
İki yakamızdan tutulup “Niye şunlar için dua etmedin?” diye hesap sorulacaksa, uzunca bir liste hazırlamalıyız kendimize. Bu listeyi de “dudağımıza borçlu olduğumuz dualar” diye adlandıralım. Unutulmuşluğun kuyusunda, ilgisizliğin hiç tırmanılmayacak yamaçlarında, anlayışsızlığın körlüğe ittiği karanlıklarda hiçbir dile değmemiş/belki hiç değmeyecek, hiç akla gelmemiş, hiçbir acıyı uyandırmamış nice haller vardır kim bilir? Tekini kaybetmiş çoraplar duayı hak etmez mi meselâ? Ters döndürülmüş kaplumbağalar için dua ediyor muyuz meselâ? Gönderileninin gönderildiğinden habersiz kalmış hiç okunmamış mektuplara acıyor muyuz meselâ? Hiç kimsenin görmediği, görse de anlayamadığı çocuk gözyaşları için ağlıyor muyuz meselâ? “Yılın adamı” ödülünü alırken karısını üzdüğüne, çocuklarını kırdığına sessizce ağlayan, plaketle poz verirken içten içe utanan, aldığı her övgüyle içindeki utancı dilsizleşen, her adam sayılışında içinin sesine sağırlaşan (bu) adam için bir dua yok mudur meselâ? Dillere destan olası bir şiire çok daha iyi gidecekken yerini haksız yere şöhret olmuş anlamdaşına kaptıran bir kelime için gözyaşımız yok mu meselâ? Sahiden ağladığı halde “timsah gözyaşları n’olacak?” diye aşağılanan bir timsahın duygularının şablonlarda yitirilişine acıyor muyuz meselâ? İçtenlikle güldüğü halde “sırtlan sırıtışı” diye karşılık vermediğimiz bir sırtlan tebessümünün önyargılarda eriyişini dert ediyor muyuz meselâ? Az önce cinnetle kendi elleriyle öldürdüğü sevdiklerinin bedenlerinin başında “ah şu saati bir geri alsam!” diye yalvaran bir katilin ancak silahı kendi şakağında patlatarak susturduğu o kavurucu pişmanlığın alevini dilimize değdirdik mi hiç meselâ? Utanılacak hallerden utanmayı unutmuş birinin ara sıra da olsa yüzünün kızardığı oluyordur değil mi? Utanmayı hatırladığı o çatlaklardan onun kalbine baraj suları gibi hemencecik ve hızla sızacak dualarımız birikiyor ve bekliyor olmasın mı dudağımızda? İyice bakınız, güzelce okuyunuz: Mustafa Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan (Kaknüs Yayınları) Başını örtmek isteyenlerin başını örtebilmesinin başını örtmeyenler üzerindeki baskısını kaldırdığın gibi Allah’ım, Başını örtmek isteyenlerin başını örtebilmesinin başını örtmeyenler üzerinde baskı yapacağı ihtimalinin başını örtmek isteyenler üzerindeki baskısını da kaldır, Başını örtmek isteyenlerin başını örtebilmesinin başını örtmek isteyenler üzerinde baskı yapacağı ihtimalini başını örtmek isteyenler üzerine baskı yapanların akılları üzerindeki baskıyı da kaldır. Başını örtmek isteyenlerin başını örtebilmesinin başını örtmeyenler üzerinde baskı yapacağı ihtimalini -hiç inanmadıkları, inanmak istemedikleri halde- başını örtmek isteyenler üzerine baskı yapmak zorunda kalanların üzerindeki siyasal baskıları, sosyal klişeleri de kaldır. “Kadından kendisinde olmayanı isteriz/Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz” diyen şairin (Necip Fazıl) dediğince gizli bir gündemi kalbinde saklarken Leylâ’ya takılıp kaldığını bilmeyen sözde Mecnûnlara da bir diriliş çölü nasip eyle Allah’ım. Hiçbir erkeğin üzmediği, hiçbir erkeği üzmeyen bir kadının da olabileceğine inanabilen erkek kalbini bekleyen hüsranı şimdiden onar ki, kadınlar da bilmeden zalim olamayabilsinler ey Rabbim. Bana kalbimden de yakın olduğunu, kalbime benden de yakın olduğunu bilerek, kalbime mukayyet olmakta benden daha iyi olduğunu anlayacak bir kalp ver bana ey kendimde sakladığım sırlarımı da kendimden sakladığım sırlarımı da bilen Rabbim. “Bağışlamayı, menekşenin kendini ezen topuğa anında bulaşan güzel kokusu” diye bilen inceliği benim kalbime de bulaştır ki, Seni Sadi-i Şirazî’nin “Ben günah işlerim, O utanır!” diye bilenlerden olayım ey Rabbim. Edemediğim dualarımın da olduğunu, her hamdim için ayrıca ve daha büyükçe bir hamd daha borçlandığımı, borcumu ödemeye her niyetlenişimde yeni ve daha büyük bir minnetle borçlandığımı bilecek bahtiyar borçlulardan eyle beni ey Rabbim.
http://mihribankoluk.spaces.live.com/ | |
|
Birbirinize Elbisesiniz
RABBİMİZ, Kur’ân’da eşleri birbirlerinin elbisesi olarak tarif eder. Bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin eşleri elbiseler diye tarif etmesi, hiç şüphesiz, sonsuz manalar içeriyor olmalı. “Elbise”nin anlamı ve çağrıştırdıkları üzerinden eşimizi anlamaya çalışabilir miyiz?:
Başkalarına elbisenizle görünürsünüz. Elbisenizin temizliği, sağlamlığı, rengi ve şıklığı dışarıya verdiğiniz mesajdır. Elbisenizin güzelliği ile kendinizi önemsediğinizi ve önemli olduğunuzu ifade edersiniz. Kirli, pejmürde, dağınık, sökük, yırtık bir elbise kendinize değer vermediğiniz anlamına gelir. Şu halde, “Elbisemden bana ne?” deme hakkınız yoktur. Kendinizi elbisenizle tanıtırsınız; o kimliğiniz olur, kişiliğinizi ortaya koyar. Elbisenizde olabilecek her türlü kusur, size mal edilir; kişiliğinizden kaybettir.
Eşiniz de sizin başkalarına göründüğünüz kimliğinizdir. Onu yıpratırsanız, bakımını ihmal ederseniz, perişan hâle getirirseniz, önce kendinize zarar vermiş olursunuz. Kişiliğini kaybeden, özgüvenini yitiren, değer verilmeyen bir eş, sizin kendinizi böyle bir eşle yaşamaya mahkûm ettiğinizin göstergesidir. Bu da sadece eşinizi değil, kendinizi de önemsemediğiniz anlamına gelir.
Elbiseniz ayıplarınızı örter. Çıplak gezmek kadar utandırıcı bir şey yoktur herhalde… Şükür ki elbise sizi hem güzelleştirir, hem de bedeninizin saklamanız gereken kısımlarını örter. Bir bakıma sırdaşınızdır elbiseniz; en gizli saklı yerinize dokunur ama başkasına göstermez. İç yüzü çıplaklığınızı görür ama dış yüzünde bunu kimseye belli etmez. Hiç ummadığınız bir zamanda sökülüveren yahut içindekini gösteren bir elbise ayıplarınızı sergiler, sizi mahcup eder.
Eşler de birbirlerinin kusurlarını örtmek için vardır. Eşlerin kusur ve ayıpları, hata ve zaafları birbirine açıktır. Eşiniz, sizin hakkınızda başka kimsenin bilmediklerini bilir, sizde başka kimsenin görmediklerini görür. Elbette, bir “elbise” yahut “örtü” olarak, bu ayıpları ayıplamak için değil, örtmek, saklamak, ortadan kaldırmak için yanınızdadır. Eşinizin hata ve kusurlarını küçültüp saklamak yerine, daha da büyütüp ortaya çıkarmaya çalışıyorsanız, siz “elbise” değilsiniz. Bu yüzden eşinizi kimseyle kıyaslamayın; çünkü başkalarını sadece elbiseleri üzerinden görürsünüz; başkalarının elbiselerinin bildiğini bilemezsiniz.
Elbiseye siz değer katarsınız. İçine bir insan girdiğinde değer kazanır elbiseler. Hiçbir elbise paketinde kalsın diye dikilmez. Onu değerli kılan, bir insan bedenine uygun olması, bir insan tarafından giyilebilir olmasıdır. Bir başka deyişle, insan elbiseyi giyindiğinde, elbise de insanı giyinir. İçinde insan olan bir elbise adeta konuşur, işitir, görür, düşünür. Kendisinde kişilik olmayan bir insanı çok güzel bir elbise kişilik sahibi etmez. Elbise üzerinden sarkar, her haliyle o insana fazla geldiğini söyler.
Çoğunlukla “iyi” ve “ideal” bir eş ararız. Bu arayış kendimizin bu “iyi” ya da “ideal” eşe, “iyi” ya da “ideal” bir eş olup olamayacağımız detayını gözden kaçırtır. İyi bir elbiseyi giyinince, adam olunmayacağı gibi, iyi bir eş bulununca da, iyi bir evlilik garantisi yoktur. Öncelikle bu “iyi” eşe, “iyi” eş olmanız gerekir. Sonra da iki “iyi” eş olarak “iyi” bir ilişkiyi sürdürmenin ve geliştirmenin yollarını aramanız gerekir. Eşler birbirlerinin elbisesidir; yani birbirlerini giyinirler. Aralarındaki uyum onların ilişkilerinin şıklığı için vazgeçilmezdir. Eşiniz de elbiseniz olduğuna göre, sadece onu giyinmekle değer kazanacağınızı düşünmeyin. Elbiseye sizin de katacağınız bir şeyler vardır. Ona göre yürümesini, ona göre durmasını, ona göre davranmasını bilmeniz gerekir.
Elbise sizi korur. Elbisenin örtme fonksiyonuna ek olarak koruma fonksiyonu da vardır. Elbise soğuktan, aşırı sıcaktan, kir ve tozdan vs. korur. Canınızı ve teninizi tehdit eden şeyler karşısında, elbisenize daha sıkı bürünmeniz gerekir. Aksini yapıp böylesi tehditlerden elbisenizi sorumlu tutmanız haksızlık ve akılsızlık olur.
Hayatımız pürüzsüz ve sorunsuz değildir; eşler arasında soğukluğa sebep olabilecek sayısız sorun çıkar. Çünkü hayatı olduğu gibi, olumsuzlukları da içinde olacak şekilde paylaşmaya söz verdiniz. Bu durumda, eşinize olan sevginizin ve bağlılığınızın sorunlar ortaya çıkınca yitirilmesi değil, artması gerekir. Sorunlara karşı birbirinizi desteklemek üzere bir aradasınız. Çıkan her sorunun çözümü olarak boşanmayı düşünmek, dahası sorunlara evliliğin yol açtığını düşünmek, üşüyorum diye elbiseyi üzerinizden atmaya benzer. En çok o zamanlarda lazımdır size elbiseniz; yani eşiniz. Birbirinize sıkıca sarılmadığınız sürece gelen ilk rüzgâr elbisenizi üzerinizden sıyırıverir; eşinizle uzaklara düşersiniz.
Dr. Senai Demirci
|
|
Beş N Bir Allah
Başımız bakışımızla derttedir. İki göz kapağını kaldırınca başlıyor bakış ancak burada bitmiyor. Neyi gördüğümüz, nasıl baktığımız ile çok yakından ilişkilidir. Bakış biçimimiz gözümüze vuran ışık kadar aydınlatıcı ya da körelticidir. Eşyadan gözümüze yansıyan ışık, insan aklına hep aynı renklerle varmıyor. Göze vuran görüntüler, sanki bir büyük prizmadan geçer gibi, ayrı yönlerde, ayrı tonlarda ve ayrı biçimlerde düşüyor insan aklına. İnsan, baktığı ile kalmıyor.
Bakmak, her zaman kasıtlı bir akıl eylemi ile birliktedir: “Görmek”. Görmek, bakmaktan farklı olarak, göze değen ışıkla değil, akla düşen merakla gerçekleşir. Işıktan, işaretten, şekilden, renkten fazlasıdır aklın gördüğü. Akıl, gözün gördüğünden ötesini arar. Gözün gördüğünün ne gösterdiğini “görmek” ister. Göze düşen görüntünün işaret ettiğini bulmak ister. Görünür olanın derinine geçmek ister. Görüntüden asla varmak ister. Gözün gördüğüyle yetinmez. Bakışımızın ötesini dert edinir. Bakışımızı başımıza dert eder.
Öyleyse nasıl bakmalı? Bakmak için elimizdeki tek veri gördüklerimizdir. Bakmaya başladığımız yerde gördüklerimiz vardır. Eşya, yani şeyler, bakışımızın ilk durağıdır. Eşya ve olaylar ne ise, öyle görünür gözümüze. Eşyayı ve olayları olduğu gibi gördüğümüzü varsayarız. Olduğu gibi görmeye o kadar alışığızdır ki, dilimizden “Ne?” ve “Nasıl?” soruları eksik olmaz. Bu iki sade soru, sanki damağımıza ve dimağımıza yapışık gibidir. Gördüklerimizin mahiyeti, yani, ne olduğu/nasıl olduğu, bu sorularla açığa çıkar. Bu sorular olmasaydı, dış dünya ile ilgili hiçbir algıdan, farkındalıktan söz edemezdik. Bu ikisine “Nerede?” “Ne zaman?” “Niçin?” sorularını da eklersek, eşya ve olaylarla ilgili algımızı en geniş sınırlarına yakınlaştırmış oluruz. Dış dünyanın bilincimize sızdığı gözenekler gibidir bu sorular. Haberciler, N ile başlayan bu beş soruya “Kim?” sorusunu ekleyerek, her olay için “beşNbirK” formülünü uygular. Yani, bir olayla ilgili N’li beş, K’lı bir soruya doğru cevap veriliyorsa, olay aydınlanmış demektir.
Gelgelelim, kâniatla ilgili haberlerde sıklıkla N’li sorular sorulur ancak “Kim?”e gelince durulur. Kâinattaki olayların faili pek öyle aranmaz. Modern bilimciler, sadece N’li sorularla olayların aydınlatıldığını düşünürler. “Kim?” sorusuna cevap aranmaz. Dahası, “Kim?” sorusu sorulmayabilir ve hatta sorulmamalıdır. Bir şekilde, N’li soruların cevapları içinde “Kim?” sorusunun cevabı da yuvarlanır. Bir şey, bir şekilde, bir yerde, bir anda, bir nedenle oluyorsa, bu şey ya kendi kendine oluyordur ya şartlar öyle gerektirdiği için ya da hep böyle olageldiği için oluyordur. Bu türden cevaplar “Kim?” sorusunu başından gereksiz kılar.
Oysa, olaylara soracağımız her N’li soru, bizi K sorusuna götürdüğü gibi, K’nın cevabına da götürür. Yeter ki, bakışımızdan kaynaklanan N’li soruları, “görme”ye doğru yönlendirelim. Her N’li soru, aklımıza K’lı sorunun cevabını taşıyan bir ışın gibidir. Aklımızın retinası ışınlarla değil, işte bu N’li sorularla “görür”. Bakışımızın başımıza dert ettirdiği budur. N’li soruların sonunda K’nın cevabı da düşer zihnimize. N’li sorularla, önce failin Kim olmadığı anlaşılır, sonra da Kim olabileceği.
Gelin şimdi bir kâinat habercisi olalım. Çok bilinen bir örnek üzerinde, yağmur olayında, kâinattan nasıl sahih bir haber çıkarabileceğimizi görelim. Beş N’li soruyu sorarak başlıyoruz:
Ne? –Yağmur
Nasıl? –Gökten yere geliyor
Nerede? –Her yerde
Ne zaman? –Her zaman
Niçin? –Canlılar yaşasınlar diye
“İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerin yaşaması için gökten su geliyor.”
HABERDE GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜ ANLATIYORUZ
Su, gökten yere geliyor.
Gelen su ile tüm canlılar hayatlarını sürdürüyolar.
Gözlemimiz bunu gösteriyor. .
Yani, sadece görüntüyü naklediyoruz.
“Gelen suda, insanlara, hayvanlara ve bitkilere acıyıp şefkat etmek rızk yetiştirmek gibi bir kabiliyet görünmüyor.”
BAKIŞIMIZA DÜŞEN GÖRÜNTÜ
AKLIMIZA SORULAR DÜŞÜRÜYOR
Bir gözlemden kaynaklanan N’li sorular, yeni sorular sordurtuyor.
Su, insana ve hayvana geliyor ama insana ve hayvana acıyıp şefkat ediyor olabilir mi?
Suyun, insana ve hayvana rızık yetiştirmek gibi bir kabiliyeti ya da niyeti olabilir mi?
Öyle görünüyor ki, su acımaktan, şefkat etmekten, rızk endişesi taşımaktan çok uzaktır.
“Demek ki, su (kendi kendine) geliyor değil gönderiliyor.”
VE AKLIMIZIN “GÖRDÜĞÜ”
Yağmur olayı ile ilgili N’li beş soru, bizi K’lı bir soruya ve bu sorunun muhtemel cevaplarına doğru götürüyor.
Su “geliyor” değil, “gönderiliyor.”
O halde suyu bir “gönderen” olmalıdır.
Suyu gönderen her kim ise, acıyıp şefkat eden biri olmalıdır.
Acıyıp şefkat eden suyun kendisi olabilir mi? Suyu taşıyan bulutlar olabilir mi? Bulutları taşıyor görünen rüzgâr olabilir mi?
Görünen o ki, bu üç sorunun cevabı da hayır!
Böylece failin kim olmadığını da görmeye başladık.
OLAYIN “PERDE ARKASI”
Suyun geldiği “gözle görünür” bir gerçektir. Bu görüntü beş N’li sorumuza cevap veriyor. Ayrıca, beş N’li sorunun cevabı da bizi bir K’nın cevabına götürüyor. Bu ‘görünür’den hareketle, ‘görünmez’i yani ‘gaybî’ olanı “görür” olduk.
Böylece, yağmur için sorduğumuz beş N’li soru, aklımıza, acıyıp şefkat eden, Rahman ve Rahim olan bir Allah’ı getiriyor. İşte şimdi yağmur haberimiz eksiksizdir. Olayın karanlıkta kalan yanı yoktur. Olayın faili görünürlerde değil ama biliniyor ve tanınıyor. Beş N, bir Allah’ı akla getiriyor.
Dr. Senai Demirci
http://mihribankoluk.spaces.live.com/ | |

|

Yüregimi bir gül cizdi...
Gülün dikeni batti dün parmagima, ve hala gülümseyerek bakiyorum parmagimdaki kücük siyriga... kizamadim... cünkü gülün dikeni batmadan önce sükretmistim; " Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmissin " demistim. Kizamadim, cünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme cekmistim , bakmaya kiyamamis dokusuna hayran kalmistim, cünkü batmadan önce yüregime koymus onu sevmistim... dikenini unutmusmuydum? unutmustum dikenini... unutmustum iste.... acitmayayim diye dokunmaya cekindigim gül, ince ve derin bir yara acmisti parmagima... gülümsedim yarayada... süzülen iki damla kanada... cünkü o yarayi acan bakmaya kiyamadigim o güldü... sevdiklerimizin yüregimizde actiklari yaralarda aslinda o gülün actigi yara gibi degilmiydi... ince ve derin bir yara... aslinda cok önemsiz gibi görünsede her kimildadiginizda yüreginizi inceden sizlatan bir yara... ama dostlariniz o yarayi acmadan önce siz muhabbet dolu kokularini sineye cekmistiniz, zamani, mekani ve kalbinizi kaylasmistiniz... yarayi acmadan önce siz onlari kalbinize koymustunuz... kizabilirmiydiniz... kizamazdiniz elbet... sevdiklerimizin actiklari yaralarda o gülün actigi yara gibi ince ve derin... ama yarimiz o yarayi acmadan önce biz sükretmistik, kokusunu sinemize cekmis, bakmaya kiyamamistik... dikenini unutmusmuyduk... unutmustuk tabi... ama biz gülümsemeliyiz yaraya... belki süzülen iki damla kanada... gülümsemeliyiz iste.... cünkü o yarayi acmadan önce biz onu kalbimize koymustuk ve sevmistik...
http://mihribankoluk.spaces.live.com
| |
|
|
Ahiret kardeşi seçerken
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: Allah için ahiret kardeşliği yapan, ahirette öz kardeşinden daha faydalı yardımları, ondan görür. Kim ahiret kardeşini ne kadar çok severse, Allahü teâlâ da, onu o kadar çok sever. [Ey Oğul İlm.] Allah için dost olan, Cennette hiçbir ameli ile erişemeyeceği dereceye ulaşır. [İ.Ebiddünya] Allah yolunda bir dost edineni, Allahü teâlâ affeder. [İ. Rafii] Çok dostunuz olsun! Çünkü Rabbiniz kerimdir. Kıyamette dostları arasında, din kardeşlerinin içinde bulunan kuluna azap etmekten haya eder. İyi din kardeşi güzel koku satan kimse gibidir. Sana koku sürmese bile, yanında bulunduğun müddetçe güzel kokusundan faydalanırsın. [Müslim] Ahiret kardeşine yapılacak muameleler: 1- Senden para isterse, hemen cüzdanı çıkarıp eline vereceksin. İstediğin kadar al diyeceksin. Ne kadar lazımdı, benim de ihtiyacım var falan dersen öyle kardeşlik olmaz. 2- Her işte onu kendine tercih edeceksin. Malını, canını ondan esirgemeyeceksin. Arkadaşın yanında, şu benim, şu senin dememeli! Salihler, bu benim kalemim diyenle veya gel gidelim diye çağırdığı zaman nereye diye soranla arkadaşlık etmezlerdi. Bunu senin için yaptım demek de onu minnet altında bırakmak olur, soğukluğa sebep olur. “Arkadaşlık ince ve latif bir cevherdir. Korumasını bilmezsen kazaya uğrar” demişlerdir. 3- Özür dilerse, kabul edeceksin. Bir kusurunu görünce, yetmiş şekilde tevil edip onu temize çıkaracaksın. Yine kalbin mutmain olmazsa, (Sen ne katı yüreklisin! Kardeşin sana yetmiş mazeret buldu. Sen hâlâ kusur arıyorsun) diyerek kendini suçlayacaksın. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: Özür dilemesinde samimi olmasa da din kardeşinin özrünü kabul edin. Böyle yapmayan Kevser Havuzunun başında yanıma gelemez. [Hâkim] Arkadaşınla tartışma! Ona buna onun halini sorma! Belki ona düşman birine rastlarsın da, onun hakkında yanlış bir şey söyleyip aranızın açılmasına sebep olabilir. [Ebu Nuaym] İki arkadaşın Allah katında en iyisi, arkadaşına karşı daha şefkatli davranandır. [İ. Gazali] 4- Ona karşı vefalı olacaksın. Vefa demek, ihtiyaç halinde ona yardım etmektir. Arkadaşın kusurlarını görmemek, vefadandır. Arkadaşın dindeki ihtiyacı, maldaki ihtiyacından daha çoktur. Arkadaşlık, yakın akrabalık gibidir. Çocuğumuz bir günah işlerse onu hemen terk etmeyiz. Arkadaşı da hatasından dolayı terk etmek uygun olmaz. Kusurunu düzeltemeyen arkadaşı bırakmamalı, çünkü dört başı mamur arkadaş bulunmaz. Kusursuz dost arayan dostsuz kalır. (Külfetsiz nimet, dikensiz gül ve engelsiz yâr olmaz) demişlerdir. 5- Bir menfaat için arkadaşlık edenden uzak dur! Çünkü beklediği şey kesilince; özür kabul etmez. Arkadaştan hiç bir menfaat beklememeli. Ona hizmet etmek için arkadaş olmalı. Eğer bunun tersi olursa, sen kendine arkadaş değil hizmetçi arıyorsun demektir.
|
|
|
...MÜ'MİNEYİZ; BAŞÖRTÜLÜYÜZ....
Ve Sizler... O gün ayetler, sizin omuzlarınızdan söz ediyordu.. Başörtüsünü bir sancak gibi yapan Eliftiniz. İnce Ceylan derisinde, sülûs yazılarla, süslü ' ' Nur' ' ayetlerinin şavkıydı dalgalanan.. Üç küçük ağaç dallarını size dönüp çiçeğe döndü O gün. Rüzgar bazen pervaz ediyor, ince beyaz çiçeklerin arasından süzülüp, sizin başörtünüzdae duruluyordu... Ve derken.. Gökte, güneş gelip başınızın üstünde durdu.. Hüznün şerefelerinde mavi ezan çiçekleri açıldı... Siz.. bir zulmün üzerine yürür gibi yürüdünüz.. Siz.. ayetlerde omuzlarından söz edilenlersiniz Siz.. yeryüzünün bütün meydanlarında başörtüsünü birer sancak gibi taşıyanlarsınız.. Siz.. iffet ve namus timsalleri... yeryüzünün zümrüt parıltılarısınız... Siz.. yeryüzüne sığmayan, iman çağlayanlarısınız.. Ve Sizler BACILARIM.. Başörtüsü için çile çeken, gözyaşı döken bacılarım... ALLAH yolunda her türlü tehdide, işkenceye, zulme göğüs geren, dövülen, horlanan.. Sözlerinde, özlerinde gönüllerinde imanın nurunu dalgalandıran.. ALLAH için, seherlerde kanlı gözyaşları arş-ı alaya dayanmış sizler...! BACILARIM... SİZLERE SELAM OLSUN! Ve sizler, öyle kimselersiniz ki; ALLAH ve Rasulünü dünyadan ve dünyadakilerden üstün tutanlarsınız... - Sizler Allah' tan ümit kesmeyenlersiniz.. - Sizler Dertlerini sessiz-beyaz dilekçelerle Allah' a sunanlarsınız.. - Sizler istediklerini yalnız ve yalnız Allah' tan isteyenlersiniz.. Ve sizler.. -Allah' ın mahşerdeki hesabını unutup, size alaylı gözlerle her türlü acımasızlığı yapanların yüzüne; Şanlı direnişinizi tokat gibi çarpan sümeyyelersiniz.. SİZLERE SELAM OLSUN.. BACIM İnan ki, senin başörtünde gül bahçesine dönüşmüş.. Onların kanları boşa akmamış.. Onlar gül bahçelerini sulayan; Eyyub El-Ensariler, Ulubatlı Hasanlar, Sütçü imamlar, Akifler.. Ey Sütçü imam.. İki bacımızın yaşmağını aldılar diye maraşı kana buladın.. HEYHAT..! Gel görki, şimdi senin şuuruna ne kadarda da muhtacız.. Hakkını helal et! Senin emanetine sahip çıkamadık.. Senin huzurunda duracak yüzümüz yok.. Bacılarımızın, kızlarımızın derdine derman olamadık.. Onlar okumak istiyorlar.. Ama gel görki senin torunlarını başörtülü diye sokmuyorlar okullarına.. O gün fransız, ingiliz yunan dölleri; Bayrağa, başörtüsüne, namusa el uzatıyordu.. Bugün adı müslüman olan, Mehmetler, Ayşeler maalesef birer başörtüsü celladı kesilmişler.. Başörtüsünü düşman bellemişler. -- Başörtüsünü düşman bellemişler.. BACIMIN İFFETİ BATMAKTA REZİLİN GÖZÜNE.. ACIRIM TÜKRÜĞE BİLLAHİ ! TÜKÜRSEM YÜZÜNE diyor merhum Akif Reziller görevlerini yapıyorlar.. Peki ya bizler? Adı müslüman olan bizler.. Lafı gelince mangalda kül bırakmayan bizler, üzerimize sanki ölü toprağı serpilmiş.. Bizler vazifemizi yapamasakta sen yine de üzülme..! Ümitvar ol.. BACIM.. Unutma! tez geçer zulmün ezası. Sabretmeyi bileceksin tamam mı? Çevirmez ahını ALLAH öksüzün Pek basittir, devrilmesi köksüzün Her kim olsa haksızlığı haksızın Suratına çalacaksın tamam mı? Yolunuz her zaman ALLAH yoludur! Bu öyle bir çileki, kökü şehid kanıdır! Hak haklının en mukaddes malıdır. Vermezlerse alacaksın tamam mı? Yalana hayır, bu gerçeğe evet Mücadeleden yılma, kalsanda tek fert Birde ötesi var, buranın elbet, Nasıl olsa güleceksin... güleceksin... Güleceksin tamam mı? ALLAHIM, Bizlere yüzümüz ağırtan böyle nesiller verdiğin için sana şükürler olsun.. ALLAHIM, Ayakları senin davanda sabit olan bu güzide evlatları, bütün ümmeti muhammede ibret eyle, rehber eyle.. ALLAHIM, Bütün bu yapılanlar, ümmetin dağınıklığından.. En kısa zamanda bütün müslümanlara, birbirini sevmeyi, birbirleriyle kardeş olmayı ve birleşme şuurunu nasip eyle.. ALLAHIM sen Mevlamızsın.. Bizleri bağışla.. bizleri şuurlandır.. gözlerimizi aç.. kalplerimizi yumuşat.. ayaklarımızı kaydırma.. davamızda zafer nasip eyle.. AMİN... AMİN... AMİN
|
|

|
Ayet-el Kûrsi'de bulunan sırlı mana
Bir çoğumuz gece yatmadan önce okuruz Ayetel Kürsi'yi... O'nun sırlı ayetlerine sığınırız gecenin şerli karasına karşı... Peki neden Ayetel Kürsi'yi okumamız öğretilmiştir bize? Nedir Ayetel Kürsi'deki sırlı mana? Merak ediyorsanız, işte Ayetel Kürsi'nin sırlı manasına yolculuğumuz başlıyor...
AYETEL KÜRSİ HAKKINDA RESÜL-U EKREM (SAV) NELER DEDİ?
-Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (SAV), Zeyd'i (RA) çağırarak yazdırmıştır.
-Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş ve başlarındaki taçları yuvarlanmıştır.
-Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis'in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.
-Peygamber Efendimiz'in(SAV) Ayet-el Kûrsi'de bulunan "Yâ Hayyu - Yâ Kayyumu", "Hayy ve Kayyum olan ALLAH'ım Senin Rahmetinle yardım istiyorum" buyurarak (üzüntü ve keder anında) ettiği duadır. İsm-i Azâm olduğu da rivayet edilmekle beraber, Ariflerin Sultanı Beyazıd-ı Bistami (RA) "Bu ismin belli bir tarifi yoktur, lâkin sen kalbini herşeyden boşaltıp, onu ALLAH'ın C.C. Vahdaniyyetine teslim ederek istediğin İsimle zikret" buyurmaktadır.
-Ayet-el Kûrsi'de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime'de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere onyedi yerde ALLAH'u Teâlâ'nın İsmi geçmektedir.
-Yatmadan okuyana ALLAH'u Teâlâ tarafından bir koruma verilir, sabaha kadar hiçbir şeytan yaklaşamaz.
-Yâ RasulULLAH (SAV) Kur'ân-ı Kerimin hangi Sûresi(derece bakımından) daha büyüktür? Diye soran Sahabe'ye(RA), "İhlâs Sûresi" buyurdu. O Sahabe(RA) "Kur'ân-ı Kerimde hangi Ayet(Fazilet bakımından) daha üstündür." diye sorunca, Peygamber Efendimiz(SAV) "Ayet-el Kûrsi'dir" buyurdu. (Darimi)
-Ayet-el Kûrsi'yi okuyan kimse yedi kalenin içine girmiş gibi muhafaza edilir. Ayet-el Kûrsi, Kur'ân-ı Kerimin dörtte biridir.
-Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan ALLAH'a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi'nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş'ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan ALLAH'u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O'na Tazimde bulunur.)" (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
-Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Her kim, her farz namazın arkasından Ayet-el Kûrsi'yi okursa, Cennete girmekten onu ancak ölüm men eder.Her kim onu yatacağı zaman okursa, ALLAH'u Teâlâ ona kendi evi, komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında güvence verir." (Beyhâki)
-Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Bakara Sûresinde bir Ayet vardır ki Kur'ân Ayetlerinin Efendisidir. Şeytan olan herhangi bir evde okunursa (şeytan) o evden çıkar. (O Ayet) Ayet-el Kûrsi'dir." (Beyhâki)
-Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Her kim farz namazın arkasında Ayet-el Kûrsi'yi okursa, diğer namaza kadar ALLAH'ın C.C. zimmetinde olur." (Heysemi)
-Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Her kim Ayet-el Kûrsi'yi ve Bakara Sûresinin sonunu sıkıntılı(kederli) anında okursa ALLAH C.C. ona yardım eder" (Suyuti, Dürrül Mensûr)
-(şeytan, cinler v.s. şerli yaratıkların şerrinden ve anne yada çocuğuna zarar vermelerinden yada öldürmelerinden korunmaları için) Doğum yapacak kadının, Ayet-el Kûrsi, A'raf 54. Ayeti sonuna kadar, Felâk ve Nâs Sûrelerini okuyarak ALLAH'u Teâlâ'ya sığındırılması gerekir(Hadis-i Şerifle bildirilmiştir).
-Efendimiz(SAV) buyurdu ki; "Sen Ayet-el Kûrsi'den neredesin? O herhangi bir yemek veya katık üzerine okunursa mutlaka ALLAH C.C. o yemek ve katığın bereketini çoğaltır." (Suyuti)
-Efendimiz(SAV) Sûre-i Bakaranın sonunu(Amener Rasûlü) ve Ayet-el Kûrsi'yi okuduğu zaman gülerdi ve "Onlar Arş'ın altındaki, Rahman'ın (Teâlâ) hazinesindendir." buyururdu. (Suyuti)
-Seleme İbni Kays(RA) "ALLAH'u Teâlâ, ne Tevratta, ne İncil'de, nede Zebur'da Ayet'el Kûrsi'den daha büyük bir Ayet indirmedi." (Suyuti)
-Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi'nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir. Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.
-Herhangi bir muradın hasıl olması için Ayet-el Kûrsi 313 kere okunduğunda, dünya ve Ahiret hakkındaki o istek ALLAH'ın C.C. izniyle hasıl olur(ne bir eksik ve ne bir fazla okunmamalıdır bu sayıların adedi çok önemlidir).
-Cin musallat olan çocuğa 18 kere Ayet-el Kûrsi okunursa BİİZNİLLAH şifa bulur.
-Yemeğe okunursa yemek bereketlenir.
-Devamlı okunursa unutkanlığı giderdiğini Hz Ali (K.V.) buyurmuştur.
-Evden çıkarken okuyan her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır.
-Evine gelince okursan iki Ayet-el Kûrsi arasındaki işlerin hayırlı olur ve fakirliğin önlenir.
-Bir kimse evinden çıkarken Ayet-el Kûrsi'yi okursa, Hakk Teâlâ yetmiş Meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler.
AYETEL KÜRSİ'Yİ NE ZAMAN OKUMAK GEREKİR?
Sabahları AYET'EL KÜRSİ 'Yİ okumak :
Sabahleyin yatağından kalkıp abdest alarak 1 veya 3 kere Ayetel kürsi'yi okuyan kimse o gün akşama kadar şeytan ve ve insan şerrinden emin ve mahfuz olur. Akşam namazından sonra okuyan kimse sabaha kadar Cenab-ı Vacibü'l -Vucud hazretlerinin hıfz-u semedanisinde bulunur.
AYET'EL-KÜRSİ'Yİ cuma günü okumanın fazileti :
Cuma günü sabah namazından evvel abdest alıp tenha bir mahalde kıbleye karşı diz üzerine oturup 313 defa Ayet'el- kürsiyi okuduktan sonra "Ya Rabbe'l- Aziym! bu ayet-i kerime hürmetine, 313 ehl-i bedir ve 313 ehsab-ı Talut hürmetine muradımı ihsan buyur" diye dua eden kimsenin maksat ve meramı hasıl olur biiznillahi teala.
AYET'EL-KÜRSİ'Yİ gece okumanın fazileti :
Ayet'el-kürsi'nin harfleri 170 tir, gece yarısında tenha bir yerde oturup kıbleye mütevec-cihen 170 defa ayet'el-kürsiyi okuduktan sonra Cenab-ı Allah'dan her hangi bir muradının hasıl olmasını talep ve niyaz eden kimseye Hak Teala ve Tekaddes Hazretleri dilediği, isdediği şeyi o kimseye lutfundan ve kereminden ihsan buyurur.
AYET'EL-KÜRSİ'Yİ yatarken okumanın fazileti :
Rüyasında korkunç şeyler gören kimse, yattığı zaman 3 defa (Euzü billahi mineşşeytanir raciym ) deyip 3 kere Ayel'el-kürsi'yi okusun ve ( Ve La yeudühü hıfzuhüma ve hüvel aliyyül azıym ) kavl-i şerifine geldiği zaman bunu 3 defa tekrar etsin, sonra yatsın, artık o gece korkunç ve taciz edici şeyler görmez, rahat ve sakin olarak uyur Biiznillahi Teala.
AYETEL KÜRSİ'NİN METNİ VE ANLAMI
255. Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi 255. Ayettir)
http://mihribankoluk.spaces.live.com 
| | | | | | | | | |
|
|
Peygamber(sav) Ziyaretinize Gelse
"Bir gün Peygamber ziyaretinize gelse, Yalnızca birkaç günlüğüne çalsa kapınızı, Merak ediyorum neler yapacağınızı..." Bunu okuduğunuz anda, inancı sıkı veya gevşek nasıl biri olursanız olun hafiften sarsılıyorsunuz.
Gerçekten de ne yaparız Peygamber kapımızı çalıverse! Hele O'nu dilinden düşürmeyen ama bir yandan da hayatın harala gürelesi içine "düşen"ler nasıl bir telaşa kapılırlar acaba?
Ancak bu şiirimsi metni yazan aslında neler yapacağımızdan emin. Diyor ki... "Biliyorum. Böylesine şerefli bir konuğa en güzel odanızı açacağınızı, Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını, Ve inandırmaya çalışacağınızı, Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı; Fakat söyleyin bana, Evinize doğru gelirken gördüğünüzde, O'nu hemen kapıda mı karşılayacaksınız? Yoksa içeri almadan önce, aceleyle, Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp Yerine Kur'an'ı mı koyacaksınız? "
Diyor ki...
"Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız? Ve bunun yerine ortalığa, Kitaplığınızın raflarında tozlanmış, Hadis kitapları mı çıkaracaksınız? Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz? Yoksa telaşla ne yapayım diyerek, Sağa sola mı koşturacaksınız?"
Diyor ki...
"Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla? Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız, Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle? Şimdi söyleyin açık yüreklilikle, Onun kalmasını ister misiniz sizinle? Sonsuza dek, hep birlikte... Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız, Ziyareti bitip gittiğinde?"
Kabul edelim ki çok etkileyici bir sorgulama bu! İnananların kendilerini hep eksik, hep kusurlu görme (ama alttan alta da kendilerini değil de çağı suçlu çıkarma) eğilimini destekleyici mahiyette bir etkisi var. Ve adım gibi eminim ki, bu metin şimdi Mevlit Kandili ve Kutlu Doğum Haftası nedeniyle yine internette sık sık karşımıza çıkacak, e-mektup yoluyla ondan ona dolaşacaktır.
Yalnız namazında niyazında olanlara değil, belki daha çok da benim çevremden insanlara; yani az çok bu manevi iklimi soluyan ama kafası hep bulanık kalanlara ulaşacaktır.
O yüzden, belki "senin üzerine vazife değil ki" diyeceksiniz bana ama konuyla ilgili bir iki satır not düşmek istiyorum şu köşeye...
Çünkü bu gönül çalan, inananları hemen etkileyen metnin ciddi sorunları var.
Asrı Saadet, bazılarının uzaktan uzağa sandığının aksine aynı bugün gibi insani ve toplumsal eksikler, kusurlar, hınçlar, nefretler, düşmanlıklar, ayrılıklar, açgözlülükler ve yalan imanların iktidarıyla doluydu. Merak eden açar kitapları okur, okuyunca da şaşkınlıktan küçük dilini yutar. O çağı "saadetli" kılan O'nun varlığıydı. O'nun yaşadığı bir dönemde yaşamak, aynı vakti ve atmosferi solumaktı saadet...
"Peygamber ziyaretimize gelse ne yapardık?" diye dövünmeye kalkışmadan önce bunu bilmek gerekir. O, içerisinde hangi rüzgarlar esiyor olursa olsun, ziyaretinin değerini bilen her evin değerini vermişti! O'nu yakından tanıyanların deyişiyle "umanı umutsuzluğa düşürmeyen, güleryüzlü, yumuşak huylu, asla bağırıp çağırmayan" Peygamber'in ziyaret ettiği bir eve "bakalım içeride ne kusurlar ne sapkınlıklar göreceğim" fikri ve duygusuyla gireceğini hayal etmek ve ettirmek yanlıştır.
Ziyaret edilenler açısından da asıl olan O'na gönüllerini açmalarıdır. Yoksa yalancıktan çeki düzen verilmiş evlerini değil... Korkuya, telaşa ne gerek var? Huysuzluğa, karamsarlığa ne gerek var? Gelen Peygamber...
"Bir an önce gitmesini isteme" konusuna gelince... Kimsenin bu konuda başkası yerine konuşma, bu soruyu siyasal-toplumsal bir sorgulama haline getirme hakkı yok.
Çünkü...
Gelen "sevgili"yse eğer, kim gitmesini ister?

http://mihribankoluk.spaces.live.com/ | |
Yargı İslamı yargılayamaz, cübbeli darbeye direneceğiz
Anayasa Mahkemesinin İslami kimlik ve değerlerimize saldırı mahiyeti taşıyan ideolojik kararını protesto amacıyla, İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı (İLKAV) tarafından Ankara Abdi İpekçi Parkında bir basın açıklaması yapıldı. Dün de Anayasa Mahkemesi önüne, üzerinde “Anayasa Mahkemesinin kararı İslam’a ve İslami değerlere yeni bir saldırıdır. Başörtüsü Allah’ın emridir; bu emri ortadan kaldıracak hiç bir güç tanımıyoruz. Başörtüsü onurumuzdur koruyacağız” yazılı siyah başörtüsü bırakan İLKAV’ın bugünkü basın açıklaması da oldukça hareketli ve bereketliydi.
Bini aşkın Müslümanın katıldığı meydanda, açıklama Şeyho Duman Hoca’nın Kuran-ı Kerimden tesettürle ilgili ayetler okuyup meallerini verilmesiyle başladı. “Allah’ın Emrini Kaldırmaya Mahkemenin Gücü Yetmez” yazılı pankartın önünde İLKAV adına basın açıklamasını yapan Mehmet PAMAK, bu ülkede Müslümanların özgür olduklarını iddia edenlere bunun böyle olmadığını, Müslümanların bu ülkenin ‘zenci’leri olduğunu Anayasa Mahkemesi kararının ve son yargı bildirilerinin bir daha hatırlattığını ifade etti. Üstelik “Müslümanların her bakımdan özgür olduklarını iddia edenler, utanmazca bir tutumla İslami kimlik ve değerlere saldırı anlamı taşıyan bu tür müdahaleleri ve cübbeli darbeleri de sahiplenmekten, haklı bulmaktan çekinmediler” dedi.
Dünkü ve bugünkü açıklamalara basının katılımı da yüksekti. Basın açıklaması sık sık sloganlarla kesildi. “Yargı İslamı yargılayamaz” “Allah’ın emrine Karşı durulmaz” “Zulme karşı direneceğiz”, “Tevhid adalet özgürlük”, “Cübbeli darbeye direneceğiz”, “Yargıçlar istifa” gibi sloganların yanında sık sık tekbir ve tevhid kelimeleri söylendi.
Pamak açıklamasında özetle şu konuların altını çizdi: “80 yıllık süreçte halkımızın İslami kimlik ve değerleri “ötekileştirilip” “tehdit ve düşman” konumuna oturtulmuş, eğitim ve kültür politikaları halkı Batının paganist/pozitivizt kültürü istikametinde dönüştürmek için tam bir “öğütüm” ve beyin yıkama aracı olarak kullanılmıştır.. Okullarda, camilerde, medyada ve sokakta böylesine ideolojik kuşatma altında tutulup köklerinden, İslami kültür ve değerlerinden koparılarak kendine yabancılaştırılmak, zorla batılı kılınmak istenen halk, sonuçta, kendisi de başkası da olamayan, köksüz bir toplum olma durumuna düşürülmüştür...
Ülkemizi işgal eden emperyalist devletler, sözde ülkemizden kovulduktan sonra, onların yapmaya cesaret edemeyecekleri şeyler, onların seküler kültürü adına yerli kadrolarca gerçekleştirildi. Sistem, ideolojik dönüştürme projesini sorunsuz uygulayabilmek amacıyla öncelikle despotizmi esas alıp hukuku askıya alan yasalar yapmış, her türlü şiddeti kullanmanın yanında, hukuka aykırı yasalarla yargı gücünü de terbiye edici bir kırbaç gibi kullanmıştır.
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın hukuku ayaklar altına alan kararları ve siyasi muhtıra mahiyetindeki bildirileri, işte böyle bir keyfiliğin, laikliği ve Kemalizmi dinleştirip herkese dayatan ideolojik bir taassubun, insan haklarını tehdit olarak algılayan, özgürlükleri ve hukuku yok sayan despot bir anlayışın ideolojik ürünüdür.
Halkı, ‘görevi; oligarşik efendilere hizmet etmek, askere gitmek, vergi vermek olan’, köle, cahil, göbeğini kaşıyan güruh olarak gören oligarşi; son ideolojik karar ve yargı muhtırası mahiyetindeki siyasi bildirilerle, her zaman askeri darbelerin gördüğü işlevi, bu sefer yargıya gördürmektedir.”
Devlet kurumlarında ve toplumda yaşanan yozlaşmaya dikkat çeken Pamak “Bütün bunlar, Prof Şerif Mardin’in de tespit ettiği gibi, İslamın “iyi, güzel ve doğru”ya dair ölçü ve değerlerini yasaklayıp, kendisi de “iyi, güzel, doğru”ya dair ölçü ve değer üretemeyen Kemalist laik sistemin iyice çürüdüğünün ve toplumu da yozlaştırıp çürütmeye çalıştığının açık göstergeleridir” dedi. Askeri üst bürokrasi ve Yargı kurumlarının ilahlaştırıldığını ve hesap sorulamaz konuma getirildiğini ifade eden Pamak, “bunları denetleyecek güç, onların bu tür karar ve uygulamalarından dolayı sürekli bedeller ödeyen halk olmalıdır. Halkın meydanlarda yankılanacak kitlesel muhalefetinin ve zulme karşı itiraz ve uyarılarının bu konuda son derece etkili ve sonuç alıcı olacağı açıktır” tespitini yaptı.
Açıklamanın sonunda İslama ve Müslümanlara zulmeden oligarşiyi ve cübbeli-cübbesiz darbecileri uyaran Pamak sözlerini şöyle tamamladı:
“Ne yaparlarsa yapsınlar, hangi kararları alırlarsa alsınlar, ne çeşit darbe yaparlarsa yapsınlar, her şeye rağmen, biz bu ülkede Müslümanlar olarak varız ve var olmaya da devam edeceğiz. Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a bağlılığımızdan ve İslamı hayata hakim kılma mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.
Başörtüsünün de Allah’ın bir emri ve Kur’an’ın bir ayeti olduğu ve bu emri ortadan kaldırabilmeye güç yetirebilecek hiçbir otorite bulunmadığı ve bizim de bunları asla tanımadığımız bilinmelidir. Tağutları reddedip, Allah’ın tarafında yer alarak izzete ve kurtuluşa ereceğimizin bilinciyle, bıkmadan, yılmadan ve asla geri çekilmeden Allah yolunda yürüyeceğimizi bir daha ifade ediyoruz.
Biz kimseye zulmetmiyor, kimseye baskı ve hakaret yapmıyor ve şiddete başvurmuyoruz. Muhataplarımız ise, bize karşı tüm bunları yapıyorlar. Şurası bilinmelidir ki, bu ülkede yaşayan her kesimin temel hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan, adaleti, merhameti ve gerçek anlamıyla barışı temsil eden biz Müslümanlar, bütün halkımızın insanca, özgürce ve Müslümanca yaşayabilmesinin adil şartlarını Allah’ın izniyle bir gün mutlaka sağlayacağız. Anayasa mahkemesi kararlarının ve cübbeli-cübbesiz darbelerin de bu süreci tamamen devre dışı bırakmaya gücünün yetmeyeceğini bugün bir daha ilan ediyoruz.”
BASIN AÇIKLAMASI TAM METNİ
Sayın Basın Mensupları! Değerli kardeşlerimiz!
Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Brüksel'de Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi'ndeki "Türkiye'de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlükleriyle ilgili sıkıntılar yaşıyor" şeklindeki sözlerine karşı laik kesimlerden gelen “Müslümanların hangi özgürlüğü kısıtlanmış ki, Müslümanlar her konuda özgür” tepkisinin ibret verici bir ikiyüzlülükle yaygınlaştırıldığı süreci yaşıyoruz. İşte böyle bir ortamda, bu ülkede Müslümanların özgür olmadığının ve “zenci” muamelesi gördüğünün yeni yeni örnekleri ideolojik yargı kararları ve siyasal muhtıra mahiyetindeki yargı bildirileriyle ardı ardına gündemdeki yerini aldı. Bu ülkede Müslümanların her bakımdan özgür olduklarını iddia edenler, utanmazca bir tutumla İslami kimlik ve değerlere saldırı anlamı taşıyan bu tür müdahaleleri ve cübbeli darbeleri de sahiplenmekten, haklı bulmaktan çekinmediler. Bilindiği gibi, Türkiye halkları, yaklaşık 80 yıldır, kendi içinden çıkan Batıcı elit tarafından ve Batı desteğinde zorla sekülerleştirilmeye / Batılılaştırılmaya çalışılmıştır. Şiddete dayalı jakoben politikalarla halkımızı İslami kimlik ve değerlerinden koparıp, baskı ve zorla modernleştirme amacı güden bir toplum mühendisliği projesi uygulamaya konmuştur. 80 yıllık süreçte halkın İslami kimlik ve değerleri “ötekileştirilip” “tehdit ve düşman” konumuna oturtulmuş, eğitim ve kültür politikaları halkı Batının paganist/pozitivizt kültürü istikametinde dönüştürmek için tam bir “öğütüm” ve beyin yıkama aracı olarak kullanılmıştır. Türkiye halklarının, kendi öz kimlik ve değerlerinden kopuk, tarih boyu kendine anlam, değer ve şahsiyet kazandırmış olan vahyi değer ve ölçülerden uzak, kimlik bunalımı içinde, niteliksiz yığınlar haline gelmesi temin edilmiştir.
Bugün, açık olmaları kafamıza kakılan camiler bile, laik devletin kontrol ve denetimi altında İslam’a değil laik kemalist sisteme hizmet sunmaktadır. Okullarda, camilerde, medyada ve sokakta böylesine ideolojik kuşatma altında tutulup köklerinden, İslami kültür ve değerlerinden koparılarak kendine yabancılaştırılmak, zorla batılı kılınmak istenen halk, sonuçta, kendisi de başkası da olamayan, köksüz bir toplum olma durumuna düşürülmüştür.
İşte bu politikaların uygulanmasında sonuç almak için, despot yönetimlerce hukuku ve temel hakları ayaklar altına alan baskılar, yasaklar uygulandı, keyfi cezalar verilerek, halk bu Batıcı ve İslam karşıtı projeye itaate zorlandı. Ülkemizi işgal eden emperyalist devletler, sözde ülkemizden kovulduktan sonra, onların yapmaya cesaret edemeyecekleri şeyler, onların seküler kültürü adına yerli kadrolarca gerçekleştirildi. İşte bu sebeple de, darbecilik ve çetecilik geleneği, halka ve halkın İslami kimliğine düşman olmanın ve onu zorla dönüştürme politikaları uygulamanın kaçınılmaz bir gereği olarak İttihat-Terakki’den bu güne sürdürülerek getirildi.
Sistem, ideolojik dönüştürme projesini sorunsuz uygulayabilmek amacıyla öncelikle despotizmi esas alıp hukuku askıya alan yasalar yapmış, her türlü şiddeti kullanmanın yanında, hukuka aykırı yasalarla yargı gücünü de terbiye edici bir kırbaç gibi kullanmıştır. İşte bu amaçla, İstiklal mahkemelerinden DGM’lere ve bugünün son derece cüretkâr ideolojik kararlarına uzanan süreçte, geniş kitlelere hukuk adına büyük hukuksuzluklar yapılmış, büyük ıstıraplar, acılar yaşatılmıştır. Yasalarla oluşturulan baskılar, yasaklar, ideolojik yargı kararları ve hukuka aykırı cezalar yetmeyince illegaliteyi de devreye sokmuşlardır.
Bu sebeple, en başta, en fazla, en yaygın ve en sürekli olarak İslam’a, İslami kimliğe ve Müslümanlara olmak üzere resmi ideolojiyle bağdaşmayan tüm düşünce ve inançlara büyük ve acımasız zulümler yapıla gelmiştir. İslam “irtica” olarak karalanıp birinci öncelikli tehdit ve düşman ilan edilip, Müslümanlar çok boyutlu insan haklarının muhatabı kılınmışlardır. Buna rağmen Türkiye’de Müslümanların, hiçbir yasakla, baskıyla muhatap olmadan özgürce yaşadıklarını söylemek, yaptıkları zulmü kanıksayanların utanmadan ifade ettikler büyük bir yalandır.
Bu ülkede askeri vesayet altında yargı despotizmi oluşturanlar, bugün de devlet yetki ve gücünü kullanarak halk iradesini ipotek altında tutmak, halkın özgürleşmesini engellemek istiyorlar. Bu amaçla yargı yetkisini, oligarşik çıkarlar istikametinde halkı hizaya sokmak üzere terbiye edici bir kırbaç gibi kullanma alışkanlıklarını sürdürüyorlar. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın hukuku ayaklar altına alan kararları ve siyasi muhtıra mahiyetindeki bildirileri, işte böyle bir keyfiliğin, laikliği ve Kemalizmi dinleştirip herkese dayatan ideolojik bir taassubun, insan haklarını tehdit olarak algılayan, özgürlükleri ve hukuku yok sayan despot bir anlayışın ideolojik ürünüdür.
Halkı, “görevi; oligarşik efendilere hizmet etmek, askere gitmek, vergi vermek olan”, köle, cahil, göbeğini kaşıyan güruh olarak gören oligarşi; son ideolojik karar ve yargı muhtırası mahiyetindeki siyasi bildirilerle, her zaman askeri darbelerin gördüğü işlevi, bu sefer yargıya gördürerek, halkın seçtiği siyasi partiyi ve bu vesileyle onu destekleyen halkı korkutup baskı altına almaya, özgürlük ve adalet taleplerinden vazgeçmeye, yani ideolojik hizaya sokmaya çalışmaktadır.
Yargı mensuplarının önemli bir kısmının aynı resmi ideolojiye bağımlı olmaları ve bu düşüncelerini kararlarına yansıtmaları, ferman niteliğindeki askeri çağrılara icabet ederek askeri brifinglere gidip darbecileri ayakta alkışlamaları, anayasanın lağvedildiği süreçlerde bile darbecileri tebrik kuyruğuna girmeleri, darbeciler için iddianame hazırlayan müntesiplerini bile kolayca asker bürokratlara kurban etmeleri, buna rağmen sadece bu tür hak ve hukuk ihlalleriyle ilgili düşüncelerini açıklayanlara ise göz açtırmamaları ne anlama gelmektedir? Asker bürokratlarla yargı arasındaki bu dayanışma ve üst düzey askeri bürokratların bu kadar hukuk ihlaline rağmen bir türlü yargılanmamaları, zaman zaman yargıya mecburen intikal edenlerin de kolayca kapatılması ne anlama geliyor? Bir darbe girişiminin, Özden Örnek’in günlükleri yayınlanarak ifşa edildiği, fakat darbecilerin değil de onları ifşa eden NOKTA Dergisinin yargılandığı süreç neyi ifade ediyor?
Türkiye, yargı kurumlarının başındakiler ve yargıçların çoğunluğunun, “biz devletten ve resmi ideolojiden tarafız” ifadesini açıkça kullandıkları ve hukuk, adalet gibi kavramları ayaklar altına alan bu anlayışlarından dolayı kınanmadıkları, hesaba çekilmedikleri bir ülkedir.
Yargıda, son zamanlarda arka arkaya gelen keyfiliklerin, anayasa ve yasaların boğazına çöken ideolojik kararların altına imza atılması, kimi bakanların açıkça itiraf ettikleri ideolojik kadrolaşma sonucunda yargı sisteminin büyük oranda çürüdüğünü ve tuzun koktuğunu göstermektedir. Bu büyük ve derin yozlaşma ve çürümenin varlığı, artık aklını kullanan, vicdanı körelmemiş herkesin, görebileceği netliktedir. Anayasa Mahkemesinin anayasa ve yasalara rağmen yasak koyması ve TBMM’yi kilitleyen anayasaya aykırı 367 kararını alması ve eğitime kısmi özgürlük getiren anayasa değişikliklerine bile tahammül edemeyip kendi anayasalarını ilga etme pahasına iptal kararı vermesi ve bu tür kararlar öncesinde Genelkurmay’dan mutlaka ya 27 Nisan 2007’de olduğu gibi bir muhtıra ya da son karar öncesinde olduğu gibi bir siyasal açıklama gelmesi ve kendi anayasa ve yasalarını ihlal eden bu açıklamalar sebebiyle asker bürokratlara hesap sorulamaması başka neyle izah edilebilir? Bu çürümeye dair, Danıştay’ın başörtüsüne sokakta bile yasak getiren ideolojik kararlar alması, Danıştay Başsavcısının darbe yanlısı açıklamaları, Yargıtay’ın Şemdinli kararı, HSYK’nun çetelerle uğraşan savcıları meslekten atması, Yargıtay Başsavcısının AKP’yi kapatma iddinamesinin içeriği gibi daha pekçok emare sayılabilir.
Bütün bunlar, Prof Şerif Mardin’in de tespit ettiği gibi, İslamın “iyi, güzel ve doğru”ya dair ölçü ve değerlerini yasaklayıp, kendisi de “iyi, güzel, doğru”ya dair ölçü ve değer üretemeyen Kemalist laik sistemin iyice çürüdüğünün ve toplumu da yozlaştırıp çürütmeye çalıştığının açık göstergeleridir.
Mevcut sistem içinde yapılması gereken, yargıyı hukuk ve insan hakları eksenli köklü bir yeniden yapılanmaya götürmek, Yargıç ve Savcıları da, büyük ekseriyetini kuşatan askeri ve ideolojik bağımlılık ve tarafgirlikten kurtarmak için, insan hakları ve özgürlük eksenli bir eğitim ve rehabilitasyon programından geçirmektir. Hukuka ve hukuk adamlarına yakışan, dogmatizmin ve ideolojik taassubun bekçiliğini ve savunuculuğunu yapmak değil, insan haklarının ve düşünce özgürlüğünün öncülüğünü yapmaktır.
Yasama ve yürütme, hem yargı tarafından – üstelik yetkilerini de aşan bir cüretkarlıkla – denetlenmekte, hatta iş göremez hale getirilmekte, hem de halk tarafından hesap sorulup seçimle denetlenmektedir. Yüksek askeri bürokratlar ve yargı üst kurumlarına ne yasama, ne yürütme ne de başka bir makam hesap soramamakta ve denetleyememektedir. Bu hem hukuki hem de fiili bir durumdur. Dokuz kişi ideolojik bir dayanışmayla verdikleri kararlarla, memleketin ve halkın kaderine hükmedebilmekte, hukuka aykırılığı açık bu tür karar ve uygulamalarla milyonlarca insana büyük acılar, sıkıntılar yaşatabilmekte ve büyük kayıplara yol açan bu kararlarının hesabı sorulamamaktadır. “Bu kurumlar ve asker – yargı bürokratları ilah mıdırlar ki, her konuda son sözü söyleyecekler ve bu kararları asla değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek?” sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu tür kurumları denetleyecek güç, onların bu tür karar ve uygulamalarından dolayı sürekli bedeller ödeyen halk olmalıdır. Halkın meydanlarda yankılanacak kitlesel muhalefetinin ve zulme karşı itiraz ve uyarılarının bu konuda son derece etkili ve sonuç alıcı olacağı açıktır.
Ayrıca kimi ideolojik kadrolarca temsil edilen asker ve yargı kurumları içinde yer alan, hukuka ve insan haklarına bağlı, iyi niyetli, ideolojisini kararlarına/görevine yansıtmayan ve objektif davranabilen, halkın efendisi değil hizmetlisi olduklarının bilincinde olan kişiler, kendilerinin de adına yapılan ve kurumlarını da yıpratan bu yanlışlıklara karşı çıkıp, tavır koymadıkça aynı sorumluluğun altında kalacaklardır.
Bizler bu ülkenin Müslüman halkı olarak, İslami kimlik ve değerlerimize sahip çıkmak, zulme ve adaletsizliklere karşı çıkıp hesap sormak, gasp edilen hak ve özgürlüklerimizi bir gün mutlaka alacağımızı haykırmak için bugün buradayız. Anayasa mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi yargı kurumlarının ideolojik kararlar ve siyasal içerikli bildirilerle gerçekleştirdikleri cübbeli muhtıra ve darbeleri protesto ediyoruz.
Son yargı kararları ve bildirileri bir daha göstermiştir ki, hangi parti seçimi kazanırsa kazansın- hatta bazı despot rektör ve yargı mensuplarının açıkça ifade ettikleri gibi % 98 de oy alsalar- iktidar yine de despot oligarşidir. Asker ve yargı bürokratları karşısında TBMM’nin ve hükümetin hiçbir anlamı ve iktidar gücü yoktur. Halkın seçtikleri, atanmış bürokratların elinde rehindir. 411 seçilmişin kararının, 9 atanmışın kararının yanında hiçbir değeri yoktur.
Bütün bunlar, ülkede oynanan “demokrasi oyununun” esiri olmaktan kurtulmanın gerekliliğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Toplumun bu ideolojik kuşatmadan kurtulması için, meydanlarda özgürlük ateşini yakarak, alternatif eğitim faaliyetlerine hız vererek tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesini esas almanın önemini ortaya koymaktadır. Yaşananlar, halkımızın, kuşatıldığı resmi ideoloji karanlıklarından kurtularak Kur’an’ın aydınlığına kavuşabilmesi için, Batılılaştırma politikalarıyla kaybettirilen İslami kimlik ve değerlerine yeniden dönüşüne hız kazandıracak çabaların öncelikli ve esas sorumluluk olduğunu ortaya koymaktadır.
Ne yaparlarsa yapsınlar, hangi kararları alırlarsa alsınlar, ne çeşit darbe yaparlarsa yapsınlar, her şeye rağmen, biz bu ülkede Müslümanlar olarak varız ve var olmaya da devam edeceğiz. Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a bağlılığımızdan ve İslamı hayata hakim kılma mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.
Başörtüsünün de Allah’ın bir emri ve Kur’an’ın bir ayeti olduğu ve bu emri ortadan kaldırabilmeye güç yetirebilecek hiçbir otorite bulunmadığı ve bizim de bunları asla tanımadığımız bilinmelidir. Tağutları reddedip, Allah’ın tarafında yer alarak izzete ve kurtuluşa ereceğimizin bilinciyle, bıkmadan, yılmadan ve asla geri çekilmeden Allah yolunda yürüyeceğimizi bir daha ifade ediyoruz.
Biz kimseye zulmetmiyor, kimseye baskı ve hakaret yapmıyor ve şiddete başvurmuyoruz. Muhataplarımız ise, bize karşı tüm bunları yapıyorlar. Şurası bilinmelidir ki, bu ülkede yaşayan her kesimin temel hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan, adaleti, merhameti ve gerçek anlamıyla barışı temsil eden biz Müslümanlar, bütün halkımızın insanca, özgürce ve Müslümanca yaşayabilmesinin adil şartlarını Allah’ın izniyle bir gün mutlaka sağlayacağız. Anayasa mahkemesi kararlarının ve cübbeli-cübbesiz darbelerin de bu süreci tamamen devre dışı bırakmaya gücünün yetmeyeceğini bugün bir daha ilan ediyoruz. Her yönüyle çürümüş olan bu sistemi adaletsizlik ve zulümlerle ayakta tutma çabasının beyhude olduğu anlaşılmalıdır.
İslami kimlik ve değerlerimizi her şeye ve oligarşinin despotizmine rağmen sahiplenmeyi sürdüreceğimizi, Kur’an’ı haytımıza hakim kılma mücadelemizden hiçbir zaman vazgeçmeyeceğimizi bir daha ilan ediyoruz. Yaşasın tevhid, adalet, hak ve özgürlük mücadelemiz.
İLKAV İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı


Güzel kızım, unutma!..
Sâliha bir hanım olmak; incelik ister, fedâkarlık ister.
Gönlündeki deryâyı coşturup inciler devşirmek gerek. Sevmek gerek hanımlığı, anneliği;
Merhametli olmaya baş koymak, gönül tasınla bütün âleme serin, berrak bir yağmur olup kupkuru toprakları münbit hâle getirmek kolay değildir, elbet;
Hazret-i Âmine'lik rûhuna bürüneceksin önce;
Kimdir Âmine? Ne demektir Âminelik rûhu?
Emâneti en iyi taşıyan demek. Hâmil olduğun yükün "emanet" olduğunu bilip, rûhun bu yük altında ezilecek, dokuz ay çile çekeceksin;
Dilinden geçen zikri yüreğinde hissedeceksin ki, ardından insanlığa numûne olacak bir "sadaka-i câriye" bırakabilesin.
Sonra Hazret-i Hacer olup teslimiyet bağrından zemzem akıtmakr30; Yanacaksın, koşacaksın, ağlayıp O'na dayanacaksın ki, zemzemler fışkırsın, kurak yüreklerden;
İki gözümün ışığı!
İçinde, kıpırdanan yavrunu ilk hissettiğin andan itibaren bir merhamet kaplar hücrelerini... İşte o zaman Allâh'a şükredeceksin, Peygamberlerin en fârik vasfı olan "merhamet"ten sana da bir pay verildiği için;
Yavrucuğum, insanın en büyük ihtiyacı "rûh gıdası"dır. Onun ilk kıpırdanmalarına salevât-ı şerîfelerle karşılık vereceksin. Sen fark etmesen de o seni duyar ve hisseder. Öyleyse ilk duyduğu, Allâh'ın kelâmı, Peygamber Efendimiz'e sunmuş olduğun duân olsun.
Dokuz aylık çile çabuk geçmez, geceleri yatamadığın zaman kıyâma dur ki, Rabbinin huzurunda durmayı öğrensin;
Gözyaşı dök ki, merhameti öğrensin, ümmet-i Muhammed'e duâ ve infâk et ki cömertliği öğrensin;
Ağzından haram lokma girmesin, yavrum! Helâl lokmayı tanısın ki, harama uzanmasın.
Tatlı dilli ol ki, kötü konuşmasın.
Secdelerini çoğalt ki, Rabbinin karşısında hiçlik ve tevâzuya bürünsün.
Mahlûkata gönlünü aç ki, sevgiyi ve muhabbeti öğrensin;
Sancılar sana kıyâmetin dehşetini hatırlatır, belki. İşte o zaman anacığını anlayacaksın. İşte o zaman "cennetin anaların ayakları altında olduğunu" öğreneceksin. Dişlerin birbirine kenetlenince, ölümün varlığını tadacaksın.
Yavrunu kucağına alınca, dünyanın "gurbet" olduğunu ve konuşmanın zevkini tatmak için bu dünyada bedel ödemek gerektiğini öğreneceksin.
Ona sütünü, Yâsin-i Şerif'lerle verirken; dünyadaki en güzel şeyin, insanlara "Allâh için kendinden koparıp vermek" olduğunu hissedeceksin.
Geceleri herkes uyurken, onun seni ağlayarak çağırmasına zevkle koşup gideceksin. İşte o ân, Rabbini de gerçek mânâda sevdiğinde, teheccüde kalkmanın senin için bir yük olmadığını anlayacaksın.
Onu hasta ve ateşler içinde görünce "hiçliğini" ve "çaresizliğini" görüp Allâh'a îmânın kat be kat artacak;
Ona sünnet-i seniyye ile yaşamayı öğret ki, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e hayran olup, onu taklid etsin. Öğretmezsen ilerde kim olduğu belirsiz kimseleri taklide başlar, onlara hayran kalır, sen de mes'ul olursun.
Onunla mübarek gün ve geceleri zevk ve heyecan içinde yaşa ki, gayr-i Müslimlere ve onların eğlencelerine hayran kalmasın. Bayramını bilip, gerçek bayramı olan kıyâmet sabahı için hazırlansın.
Ona Kur'ân-ı Kerim'i çok iyi anlatmalısın. Her bir sûre, onun gönlüne iniyormuş gibi hissetsin ki, yaşantısıyla "canlı bir Kur'ân" olsun.
Hâfızlığı sevdir, ona âşık olsun ki, dilinde şarkı-türkü olmasın. Boş satırların hamalı olmasın;
Kur'ân-ı Kerîm kültürüyle aydınlanırsa iki dünyası da pürnûr olur.
İşte o zaman, tıpkı şimdi benim olduğu gibi seni de kabirde nûrdan taçlarla taçlandırıp cennet elbiseleriyle nûrlandırırlar;
Hedefini unutma kızım, hedefin sâliha bir hanım, sâliha bir ana olmaktır. AnneN ....
http://mihribankoluk.spaces.live.com/
|
|